Our Archive

Welcome to your Archive. This is your all post. Edit or delete them, then start writing!

Yazar Halil Bezmen > Blog >

Rengin Suar ile…

Bugün ‘Arkadaşlık Günü’.   Arkadaşlık, dostluk ve sevgi ender şeylerdir. Bunlara benzeyen ama hiç alakası olmayan şey beraberliklerdir: Arkadaşlar, evli çiftler, akrabalar, ortaklar, komşular vesaire. Bu beraberlikleri aralarında sevgi var mı, diye dikkatle incelemeliyiz. Eğer sevgi varsa, o arkadaşlığa dostluk, o evliliğe aşk, o akrabalara aile, deriz. 

Sevgi denilen bu engin zenginliğin maalesef bir sorunu vardır: Şartlıdır veya avam tabiriyle bedava değildir. En yaygın şartı da karşılıktır, yani seven genellikle karşılığında sevilmeyi bekler. Aslında ne kadar basit değil mi? Eminim, şu anda aranızda “Ne yani, hayat boyu hep aradığımız ve ‘Karşılıksız Sevgi’ diye bildiğimiz o değerli şey dünyada yoktur mu diyorsun?” diyerek bana itiraz edenler vardır. İddia ediyorum ki, yoktur! Hatta diyebilirim ki, ‘Karşılıksız Sevgi’ dünyamızda yokluğuyla parıldamaktadır; güneş gibi ortalık yerdedir. İstisnai olarak bir iki fedakâr annede karşılık beklemeyen sevgiyi görür gibi oldum. Kadın evliya varsa, evliya gibi kadın da vardır, herhalde. 

“Sevgim karşılığında sadece biraz saygı bekliyorum,” diyenler tanıdım. Sanki saygı bedavaydı! “Saygı zaten herkesin hakkıdır demeyin lütfen çünkü gördüğüm kadarıyla saygı da sevgi kadar enderdir, değerlidir ve hak edilmeyi bekler. Birinin karşılığında diğeri istemek, hayatı tanımamaktır. Çocuklara yaşlılara saygı göstermeyi öğrettiğimiz için saygı değerinin bir kısmını kaybeder. Örneğin ben, kendisinden bir şeyler öğrenebildiğim herkese karşı hemen saygı duyarım. Böylece saygı duyduğum çok insan ama sevdiğim az insanla yaşamaktayım.   

Rahmetli annem “Sevgi bedavadır, değerli olan sorumluluktur,” derdi. Ağır laf! Annem “Ah canım benim! Yavrum, kuşum! Hayatım, her şeyim!” gibi lafları ve sarılma, öpüşme gibi sevgi gösterilerini değersiz bulurdu. “Bunlar samimi olamaz,” derdi. İlkokulu bile yatılı okudum. Ayrıca on iki yıl yurt dışında okudum. Bir kere bile bana “Seni çok özledim, evladım,” demedi ama her hafta dört sayfalık mektubunu gönderdi. Her hafta! Hastaydım, seyahatteydim, çok yoğundum gibi palavralara tenezzül etmedi. Yalan söyleyerek alçalmazdı. Başta söylediğim gibi, ucuz, yani kolaycı bulduğu sevgi gösterilerinin yerine sevginin sorumluluk alarak kanıtlanması gerektiğini tekrarlardı. Annemle ben, birbirimize olan sevgimizi öpüşmeler ve sarılmalarla değil, disiplinli bir görev anlayışıyla ölçerdik. Ona göre sevgi, beraberinde taşıdığı sorumluluk kadar değerliydi, özet bu. 

Galiba annem de karşılık beklemeyen sevgi olmaz diyordu. Sevgi değerlidir, hak etmek için mutlaka bir karşılık ödenmelidir, diye konuşuyordu ama karşılık kelimesi yerine sorumluluk kelimesini kullanıyordu.  Evet, beni öpüp koklamazdı ama benim iyiliğimden kendini hep sorumlu hissetti ve hiçbir annelik görevini eksik bırakmadı. Çocuk için yararlı işler yapmak yerine tatlı sözler ve sıcak sarılmalarla çocukların aslında kandırıldığına inanırdı. Peki, ya ben ona karşı görevlerimi yaptım mı? Acaba onun yüksek sorumluluk ölçülerine uygun bir karşılık gösterebildim mi? 

Karşılık beklemeden sevecek kişinin, yani Şartsız Sevgi’nin peşinde koşarak imkansızı mı arıyor, insanoğlu? Karşılık beklemeyen fedakarlık dünyada yokmuş gibi gözükse de, üzülmeyin: Vardır, vardır! Şehitlerimiz karşılık beklemeden görevlerini yapıyorlardı.

On gün kadar önce Ermenistan’da seçimler oldu ve Paşinyan tekrar başbakan seçildi. Ben şaşırmadım. Azerbaycan‘a karşı bir savaş başlattılar ve feci şekilde yenildiler. Azeri sivilleri katlederek işgal ettikleri Karabağ’dan kovuldular. Büyük toprak kaybına ek olarak binlerce şehit verdiler ve orduları imha edildi. Karabağ’ı kaybeden Azerbaycan topraklarını ve vatandaşlarını kurtarmak için savaşı başlatması beklenirken aksine savaşı işgalci başlattı. Bütün Batının ve Rusya’nın desteğiyle 30 yıldır korkusuzca sahip olduğu Karabağ’ın zevkini çıkaracağına, durduk yerde niye kavgayı başlatan oldu? Birinci mantıksızlık bu. İkincisi, bu büyük yenilginin sebebi olan Başbakan Paşinyan’ı cezalandıracaklarına neden kahramanmış gibi tekrar seçtiler? 

Ben şaşırmadım diyorum çünkü 1915’te de aynı şeyi yaptılar. Anadolu’da oturan Ermeniler Rus ordusuyla bir olup Osmanlıya saldırdılar. Çeteler kurup Müslüman köylerini yağmaladılar ve sivil halkı katlettiler. Osmanlı Ordusu da halkını korumak için Anadolu’daki -İstanbul Ermenilerine dokunmada- Ermenileri Osmanlının Suriye eyaletine sürdüler. İki bin yıldır Anadolu’da oturan Osmanlı yönetimi sırasında el üstünde tutuldukları için imparatorluğun kaymağını yemiş olan bu insanlar göçe zorlanınca (tehcir) sefil oldular. İşin ilginç tarafı şudur ki bu büyük felakete sebep olan liderlerini milli kahraman ilan ettiler, heykellerini diktiler.

Geleneksel kostüm giymiş Yunan askerleri – 1916

Yunan Ordusu da Batılıların desteğiyle Anadolu’yu işgal etti. Binlerce yıldır burada oturan Rumlar, bu fırsattan yararlanarak komşu evlerde Müslüman aileleri yağmaladılar ve katlettiler. Sonra da Atatürk hepsini geldikleri yerden, yani İzmir’den memleketlerine geri postaladı. 200000 askerle başladıkları işgal hamlesinden sadece 50000 askerin dönebildiğini ve gerisinin şehit veya esir düştüğünü, Türklerin ise 30000 askerden sadece 10 bin kayıp verdiklerini New York Times (Üzülerek!) yazdı. Birkaç yıl arayla Ermeniler ve Rumlar aynı tür bir felaket yaşadılar. Yunanlı biraz daha gerçekçi çıktı ve bu büyük yenilginin sorumlusu altı general ve politikacıyı astı.

“Tarih okumayan, akşam yağmur yağdığını bilmediği için sabah kapısının önünü çamurlu bulunca şaşıran insana benzer.” derler. Bu yüzden yeni yenilgilerinin baş mimarı Paşinyan’ın tekrar başa getirmelerini tarihin doğal akışı olarak gördüm. Anadolu’da çok millet yaşadı: Yarın öbür gün “Bizim sülalemiz Hititler de geliyor, bize biraz toprak ayırın.” diyenler çıkarsa ben şaşmayacağım. Annem “Herkes aklı kadardır.” derdi.

“Koşullu Sevgi” diye de yazabilirdim ama bazı kelimelerin yenisi oturmuyor. Örneğin “İslam’ın şartı beştir.” yerine “İslam’ın koşulu beştir.” mi diyeceğim? Neyse gelelim sevgi konusuna. Sevgi de dostluk gibi enderdir. Bol bol gördüğümüz sadece birer beraberliktir: Arkadaşlar, evli çiftler, akrabalar, ortaklar vesaire. Aralarında sevgi var mı, diye dikkatle bakmalıyız. Eğer sevgi varsa o arkadaşlığa dostluk, o evliliğe aşk, o akrabalara aile deriz. 

Sevgi denilen bu engin zenginliğin maalesef bir sorunu vardır: Şartlıdır veya avam tabiriyle bedava değildir. En yaygın şart karşılıktır, yani seven genellikle karşılığında sevilmeyi bekler. Aslında ne kadar basit değil mi? Şu anda aranızda “Hayat boyu hep aradığımız ve ‘karşılıksız sevgi’ diye bildiğimiz o değerli şey dünyada yoktur mu diyorsun?” diyerek bana itiraz edenler olacaktır. Evet, yoktur! Hatta diyebilirim ki “karşılıksız sevgi” dünyamızda yokluğuyla parıldamaktadır. İstisnai olarak bir iki fedakâr annede karşılık beklemeyen sevgiyi görür gibi oldum. Kadın evliya varsa evliya gibi anne de vardır, herhalde. 

Karşılık beklemediği iddia edilen birçok sevginin “gizli şart” içerdiğini fark ettim. Hayatını çocuğuna vakfeden bir baba, yaşlı günlerinde oğlunun ona bakmasını bekleyebilir. Buna ben “gizli şartlı sevgi” derim. Çevre bu geleneğin ortağıdır ve çocuk borcunu ödemezse nankör ve hayırsız olarak cezalandırılacaktır. Gizli şartın çok çeşidi vardır: Örneğin boşanmış bir anne, çocuğunu yetiştirmek için sefil bir hayata kendilerini mahkûm ederken bu fedakarlığının karşılığında çocuğunun babadan nefret etmesini bekleyebilir. Sevgi vardır tabii ama karşılıksız olanı çok enderdir.

Sevgi karşılığında sadece saygı bekleyenler tanıyorum. Saygı zaten herkesin hakkıdır demeyin lütfen çünkü gördüğüm kadarıyla saygı da sevgi kadar enderdir. Karşılık beklemeyen sevgiyi bulamayabiliriz ama sevgimizin karşılığında hiç olmazsa saygı bulduğumda ben şahsen çok memnun oluyorum.  

Rahmetli annem “Sevgi bedavadır, değerli olan sorumluluktur.” derdi. Ağır laf! Annem “Ah canım benim! Yavrum, kuşum! Hayatım, her şeyim!” gibi lafları ve sarılma öpüşme gibi sevgi gösterilerini sahte bulur, duymaya bile dayanamazdı. “Bunlar samimi olamaz.” derdi. İlkokulu bile yatılı okudum. Bir kere bile bana “Seni çok özledim, evladım.” demedi ama her hafta dört sayfalık mektubunu gönderdi. Her hafta! Hastaydım, seyahatteydim, çok yoğundum gibi palavralara tenezzül etmedi. Yalan söyleyerek alçalmazdı. Başta söylediğim gibi, ucuz, yani kolaycı bulduğu sevgi gösterilerinin yerine sevginin sorumluluk alarak kanıtlanması gerektiğini tekrarlardı. Annemle ben, birbirimize sevgimizi öpüşmeler ve sarılmalarla değil, disiplinli bir görev anlayışıyla ölçerdik. Ona göre sevgi, beraberinde taşıdığı sorumluluk kadar değerliydi. Sorumluluk getirmeyen sevgi değersizdi.

Arkadaşım (Yeşilim) ve ben.

Galiba annem de karşılık beklemeyen sevgi olmaz diyordu. Sevgi değerlidir; hak etmek için mutlaka bir karşılık ödenmelidir, diye konuşuyordu ama karşılık kelimesi yerine sorumluluk kelimesini kullanıyordu. Evet, beni öpüp koklamazdı ama benim iyiliğimden kendini hep sorumlu hissetti ve hiçbir annelik görevini eksik bırakmadı. Çocuk için yararlı işler yapmak yerine tatlı sözler ve sıcak sarılmalarla çocukların aslında kandırıldığına inanırdı. Peki, ya ben görevlerimi yaptım mı? Aklımca hakkını verdim. Öyle sanıyorum ama onun yüksek sorumluluk ölçülerine uygun bir karşılık gösterebildim mi acaba? 

Karşılık beklemeden sevecek kişinin, yani “şartsız sevgi”nin peşinde koşarak imkansızı mı arıyor insanoğlu? Karşılık beklemeyen dünyada yokmuş gibi gözükse de üzülmeyin: Vardır, vardır! Şehitlerimiz karşılık beklemeden görevlerini yapıyorlardı.

1970 lerin başında Edirne’de ihracata yönelik bir fabrika kurduk. Edirne o zamanlar, Hakkari gibi az gelişmiş bölgeydi. Balkan Savaşında (1911) Bulgarların çetelerden oluşan derme çatma ordusu koca Osmanlı İmparatorluğunu yenip İstanbul önlerine kadar gelince o kadar korkmuşuz ki, oralara hiç ama hiç yatırım yapmamışız. Fakir bırakmak, herhalde o zamanlar bir askeri savunma yöntemiydi. Şehirde tek bir taksi mevcuttu dersem, geri kalmışlığın derecesini anlatmış olur muyum? Başlamamıza bir iki hafta kala Refik amcam son durumu görmeye geldi. Endamlı fabrika binasının yanında gördüğü birçok özensiz kulübenin ne olduğunu sordu. “Onlarda işçi ve usta eğitimi yapıyoruz,” dediğimde, memnun kalmadı ve “Neredeyse fabrikanın kendisi kadar yer kaplıyorlar. Fabrika mı, kurduk, okul mu açtık,” dedi. “Aynı anda dört yüz elli kişi eğitiyoruz, yani ihtiyacımızın iki misli,” dediğimde, kızdığını gördüm “Pahalı çalışan verimsiz bir fabrika kuruyoruz. Neden iki misli?” “Çünkü üç beş günlük basit işçilik eğitimlerine bile ayak uyduramayıp, bizi terk eden çok. Bu eğlenceli sayılacak küçük dersleri yadırgıyorlarsa, gece vardiyasına nasıl gelip gidecekler? Verimliliğin, disiplinin ve kontrollerin baskısına nasıl dayanacaklar?” dediğimde amcam “İşimiz zor,” deyip konuyu kapattı. Yöneticilerimden birkaçı, çiftçilerin, yılın yarısında boş oturduklarını, tembelliğe alıştıklarını ve bu yüzden fabrika hayatını beğenmediklerini ileri sürdü. Onlara sağlık sigortası ve emeklilik garantisi olmayan insanların korkularını anlattım ve fabrikanın verdiği bu hayat kurtarıcı imkanları tepmek için başka engellerin mevcut olması lazım, dedim. İnsan gruplarının davranışlarını, tembellik veya cahillik veya aptallık gibi aşağılayıcı düşüncelerle açıklayanların hep aldandıklarını gördüm. Nitekim Edirneliler fabrikayı başarıyla dünya standartlarında çalıştırdılar.

Geçen gün Edirne’den Ahmet Çîğîrdaşman Hudut gazetesini gönderince yarım yüzyıl önceki heyecanlarımı hatırladım. Okuyun, gazeteci İsmail Demiray yazmasını biliyor. Bezmenleri değil, Türkiye tarihini yaşayacaksınız. 

FABRİKA KIZI

Kör Rasim yağmurlu ve soğuk bir günün ardından ıslanmış ve üşümüş bir şekilde koca kısrağının çektiği talikasıyla hızlıca giriş yaptı köşedeki evine. Bağlıkta budama yaparken gözüne batan bir asma çubuğu nedeniyle sağ gözü hasar görmüş, o günden sonra adı Kör Rasim kalmıştı.

Karısı Kara Sebahat kapattığı dış kapının ardından kısrağı çözmekte olan adamına yardım etmek için sokuldu. Kısrağı ağıra doğru sürüklercesine çeken kocasının ardından endişeli gözlerle baktı bir süre Kara Sebahat. “Adam üşümüş belli, yağmur da hiç dinmedi mübarek sabahtan beri ya” diye söylendi.

Üşümüş ve morali bozuk kocasının durumu değildi onu asıl endişelendiren. Konuşulması gereken konu günlük sıradan bir şey olsa gece nasılsa bir ara adamının koynuna sokuluverir, evlendiği günden beri hayır nedir bilmeyen adamının gönlünü yaptıktan sonra sabah işe giden kocasına açıverirdi konuyu.

Bu sefer konu önemliydi inadına. Adamın da yumuşayacağı yoktu ama nasıl halletmeliyim bu kızın fabrika işini diye bir aydır kara kara düşünüyor bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Edirne’de yeni kurulan Mensucat Santral Fabrikası il’in her yerinden işçi aldığı gibi yaşadıkları Kıyık semtinden de özellikle gençleri işe alıyordu.

16’sına yeni basmıştı en büyük kızı Ömrüye Kara Sebahat’ın. 14’ünde ikincisi Hayriye, 11’inde üçüncüsü Şaziye hepsi kız. Adamı pes etmişte artık erkek çocuk aramaktan. Her gün sabah gün doğarken koştuğu talikasıyla ekmeğinin peşinde koşmasıyla gurur duyuyordu adamının. Bağlıkta iki dönüm bağlarının da katkılarıyla kızancıklarını bu yaşlara getirmişler, 17 senelik evlilikleri bu günlere gelmişti.

Mahallenin komşu kızları başlamıştı bile çalışmaya. Verdikleri aylık da bayağı iyi idi. Üstelikte hepsi sigortalıydı. Kendi kızı Ömrüye de fabrikaya gitmek için dünden razıydı da babası bir türlü razı gelmiyordu. “Neymiş efendim fabrikaya giden kızlar orospu olurmuş.”

“Doğru yoluna gidene bir şey olmaz” diye çok yalvarmış ama nuh diyor, peygamber demiyordu adamı. “Şişko Ayten’in bacaksız kızı bile işe alınmıştı da benim kızımın nesi eksik?” diye adamına kızmaya başlamıştı artık.

Kara Sebahat’ın aklına fabrikada yeni işe başlayan erkek kardeşi Yusuf geldi. Geçen yıl askerden gelen kardeşi baba mesleği olan tenekeciliği yapmamış, açılan fabrikaya lise mezunu olduğu için ambar memuru olarak işe başlamıştı. Eniştesi ile iyi anlaşırlardı. Zaten bu fabrika işini kızı için en çok isteyen kardeşiydi. Onların aklına bunu o sokmuştu.

O akşam kümesten kendi eliyle kestiği kart horozdan bir sini pomak kapaması yapan Kara Sebahat yemeğe kardeşi Yusuf’u da çağırmıştı. Tembihli olan Yusuf gelirken Kıyık’ta köşedeki bakkaldan bir buçuk kiloluk bir “Hitit” şarabı sardırmıştı gazete kağıdına, komşular görmesin diye.

İşten her zamanki gibi yorgun dönen Kör Rasim kara kısrağı talikadan çözmeye uğraşırken porda kapıdan süzülürcesine gelen kayınçosu Yusuf’u görünce yüzü gülüverdi. “Kayınçom boş gelmez, ya kısmet” diyerek ağzını şapırdattı.

Koca bir sini kapamanın yanında açtıkları “Hitit” şarabı yarıya indiğinde evin içinde inadına yanan saç sobanın verdiği rehavetle kafaları olmaya başlamıştı şarapçıların.

Ablasının göz işaretiyle konuya giriverdi kayınçosu;

“Enişte Ömrüye yeğenim için iş başvurusu yaptım, yarın onu işe götürüyorum, bilgin olsun. Dokumada tamamı kızların olduğu bölümde işe başlayacak.”

Kanı beynine çıkıverdi Kör Rasim’in. Kıpkırmızı olmuştu anında. “Bak kayınço kalbini kırmak istemem, bir daha açma bu konuyu. Kahvelerde neler konuşuyor millet bir bilsen?”

Yusuf ümitsiz bir şekilde sofrayı kaldırmak için gelen ablasına doğru bir bakışla ayağa kalkarak; “Bu konuyu bir daha konuşun kendi aranızda” diyerek iki sokak ilerideki anasının evine doğru yola koyuldu.

Kemal Köyü  (Edirne)

Kara Sebahat düşünceleri ve kocasının içtiği şarap nedeniyle üst perdeden horlaması nedeniyle sabaha kadar yatağında döndü durdu. Ama bir karara da varmıştı, uygulayacaktı.

Ertesi gün akşam eve gelen adamına daha koca kısrağı çözmeden yanına giderek seslendi;

“Bak adam 17 senedir önünden geçmedim. Hiçbir kararına karşı çıkmadım. Üç tane kız evladımız var, büyümekteler. Yokluk nedeniyle büyüğü okutamadık, diğerleri de okuyamayacak böyle giderse. Yarın Ömrüye’ye izin vermezsen işe gitmesine, ben gidiyorum fabrikaya işe girmek için bilesin.”

Ertesi sabah evin büyük kızı Ömrüye sabah erkenden Yusuf dayısıyla birlikte Kıyık’ta fabrika otobüslerine doğru giderken ahırdan koca kısrağı çıkarmaya çalışan Kör Rasim büyük kızının fabrikaya gitmesine içten içe kızsa da karısı Kara Sebahat’ının evinde onu bekleyecek olmasına bir o kadar sevinmişti.

Rengin ve Halil dans ederken

Deniyor ki “Bu virüs salgını yüzünden evlerimize tıkıldık, yalnızlığa mahkûm edildik.” Tıkıldık doğru ama yalnızlık doğru değil. Bence aksine televizyon ve akıllı telefon yüzünden/sayesinde yalnız kalmak zorlaştı. Şikâyet etme âdeti bütün dünyada çok yaygındır: Rahatlatıcı bir tarafı olmalı. Şikâyet edince, düşünmek gibi gerçekten yorucu bir işleme katlanmadan, kabahati başkasına atıyoruz ve bu sayede ferahlıyoruz galiba. Olabilir mi? Eve kapanmaktan çok memnun olan birkaç tanıdığım var. Daha az rahatsız edildiklerini söylüyor. Kendilerine yetiyorlar demek. Ben de onlar gibi düşünenlerdenim: İnternet sayesinde her şeye ve herkese ve üstelik istediğim anda ulaşabiliyorum. 

Hayatım boyu hep arkadaş canlısıydım. Onlarla bir araya gelip gülmeyi çok severdim. Küçükken oyunlarına beni almak istemeyen çocuklar olunca bayağı üzülürdüm. Neyim beğenilmiyor, ben neden sevilmiyorum gibi karanlık duygular beni hırpalardı. Herhalde vazgeçilmez bir değer olduğuma inanıyordum. Bensiz de gayet güzel yaşanabileceğini anladığımda elli yaşımı geçmiştim. Yani “bu dünyada kimsenin” beni sevmek zorunda olmadığı gerçeğini kabullenmem yarım yüzyıl sürmüştü. 

Şaşırtıcı olan “kimsenin” kelimesini kullanmış olmam. “Nasıl olur? Örneğin, babanın seni sevmemesi mümkün mü? Hele annenin?” diye bana sorulabilir, değil mi? “Kimse” sözüne “İlkokuldan sınıf arkadaşım var, aynı sırayı paylaştık.” veya “Askerlik arkadaşlarım var, aynı dağdaki sınır karakolunda teröristlerle dövüştük,” diye itiraz edilecektir. Öfkelenenler “Annenle babanın seni sevmemesi mümkünse o zaman sen de çocuklarını sevmeyebilirsin, öyle mi?” diye bana sorabilirler. Kardeş sevgisinden bahseden olmayacaktır diye tahmin ediyorum. Âdem ile Havva’nın oğlu Kabil kardeşi Habil’i öldüreli beri bu konu kapanmış görünüyor. Aynı virüsün iki varyantı olan kıskançlık ve haset arkadaşlığı bozan birçok sebebin başında gelir. Bazılarımız bu virüse karşı dayanıklıyızdır ama çoğumuz değilizdir: Annemle Zübeyde teyzem bu dünyada kıskançlığın varlığını bilmeden yaşadılar ama babam ağabeyini hastalık derecesinde kıskandı. 

Dostluk nedir? Arkadaşlığın güvenilir olanıdır. Güvenilirlik nasıl ölçülür? Ben mühendisim, her şeyi hatta duyguları bile ölçmekten kendimi alamam. Bence eğer biri senin çıkarını kendi çıkarının önüne koyabiliyorsa o senin dostundur. Ne kadar basit değil mi? Bu hesabı doğru bulduysanız şimdi kaç adet dostunuz var, saymaya başlayabilirsiniz.

Sonuçta demek istediğim şu ki kendinizle baş başa kaldığınızda kendinizden sıkılmıyorsanız, eve tıkılmak bir lütuf bile olabilir. Görmemeyi tercih ettiğiniz kişiler tarafından rahatsız edilmezsiniz ve böylece daha iyi yaşarsınız. İşte bu dünyanın en büyük lüksüdür çünkü normal hayatta, ekmek parası kazanmak için ve düşman edinmemek için dünya kadar istemediğiniz insanla zaman geçirmek zorundasınız. Şimdi virüs mazeretiyle sadece dostlarımızla yani sevdiklerimizle görüşme imkânımız var. Büyük lüks! Şikâyeti bırakalım, tadını çıkaralım!

Rengin ve Halil dans ederken

Sevgili Okuyucum,

Bu hayatta her şey ciddi değil, canım! Bunca ciddi laftan sonra, sizin gibi ben de kendimden sıkılıyorum. Kendimden bir hikâye anlatayım da gülelim biraz. Dostluk deyince aklımıza sevgi gelir tabii. Sevgi deyince de içimizde bir şeyler “Aşk, aşk!” diye tepinmeye başlar, hatırlayın! Gençliğimde bir kız bana “Seni seviyorum!” dediği zaman, ben de “Şampanyayı da seviyorsun, değil mi?” diye soruya soruyla cevap verirdim. Genellikle evet derdi. Beni şampanyayı sevdiği gibi seviyorsa bu “Halilciğim, şampanya kadar değerlisin ve onun gibi hayatıma güzellik ve lezzet katıyorsun.” demekti. Şampanyaya benzetilmek bir övgüdür ama aynı zamanda da bir ölüm fermanıdır çünkü verdiği mutluluk için şampanyaya karşı bir sorumluluk duymamaktadır, kızımız. Bu da demektir ki şampanya bittikten sonra boş şişe nasıl çöpe atılacaksa beni de aynı son beklemektedir. İnsan boş şişeyle aynı sonu paylaşacağına biraz öfkelenebilir tabii ama ben yine de şampanyayla kıyaslama testini ilişkinin başındayken uygulamanızı tavsiye ederim. Aşka daha başlarken sonunu kestirebilmek üzücü olabileceği kadar da yararlı bir bilgidir. Falcıya vereceğimiz parayı şampanyaya harcayalım, derim ve neşeli günler dilerim.