Our Archive

Welcome to your Archive. This is your all post. Edit or delete them, then start writing!

Yazar Halil Bezmen > Blog > Yaşam

İstihkam Teğmen Halil – 1963

Şiddeti bilimsel olarak inceleyenler konuyu ancak 400 sayfada anlatabiliyorlar. Ben uzun yazıları okumayacağınızı bildiğim için “Kafa Ütüleme Sınırını” 400 kelime olarak hesapladım ve size 400’lük blog yazıları sunmaktayım.

Geçen gün 15 Temmuz Kalkışmasının yıl dönümüydü. Al sana şiddet!

Yalnız hatırlatmak isterim ki ben güncel politikaya bulaşmam. O işi yapan içeride ve dışarıda milyonlarca insan ve yüzlerce kurum var. Dünyanın benim görüşümü heyecanla beklediğini hiç sanmıyorum.

On yıl Ayvalık’ta oturdum. O gece her zamanki gibi 09.30 sularında yatmaya hazırlandım. (Fabrika yıllarımda erken işbaşı yapmaya alışık olduğum için “Erken yatalım, erken kalkalım.” derim. Şimdi fabrika yok ama başka bir zorunluluk çıktı: Her sanatçı gibi yazar da yaratıcı olmak zorundadır. Benim yaratıcılığım öğlen 12.00’den sonra yarı yarıya düşüyor. Dünya yeni bir şey yazmayanlar için çok kalabalıktır. Onlar bilineni bilmeyenlere anlatmakla görevlidirler. Bu bir iştir: Bilineni bilmeyenlere anlatmak dünyanın en yaygın ve ayrıca en soylu işlerinden biridir ama sanat değildir. Ben kendimi sanatçılar kategorisinde görüyorum: Bazen “Mühendis Sanatçı” diye imza atıyorum.)

15 Temmuz gecesine dönersek televizyon seyreden eşim,  “Askerler köprüyü kesti, galiba darbe oluyor!” dedi. Ben de “Bu ülkede artık darbe yapılamaz. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye.” dedim ve yattım. Talat Aydemir’in darbe girişiminde yedek subaydım. Ankara o zamanlar 450.000 nüfuslu sempatik bir şehirdi. Kızılay Meydanında tankı görünce tepesindeki subaya bir selam çaktım, sonra da “Yüzbaşım, affedersiniz ama daha yararlı bir iş yapsanıza!” dedim. Bana bakmadı bile. Tam altmış yıl önceydi. Sonra sırasıyla bütün darbeleri yaşadım. 12 Eylül 1980, öncesinde ve sonrasında birbirimizin kanını en çok akıttığımız darbeydi: Günde yirmi beş ölü! Ben de vuruldum ama ölmedim. Buna karşılık askerler aileyi ve müdürleri topluca içeri aldılar. İki ay sonra çıktığımızda -kimse pardon demedi tabii- Türkiye’nin en büyük ve en eski sanayilerinden biri can çekişir haldeydi. Bir yarısını kurtarmak için diğer yarısını işçisiyle birlikte sattım. Gururluydum çünkü binlerce tutuklanan arasında tek iş adamıydım. Amcam kahrından öldü.

Uzatmayayım, sonra lafımı 400 kelimede bitiremem: O akşam, kimin darbe yaptığını bilmeden ve merak da etmeden yatıp uyudum. Saat 01.30’da uyandığımda Rengin “Darbe bastırıldı ama çok ölen var galiba.” dedi. Sesi ağlamaklıydı. Televizyon İstanbul ve Ankara sokaklarını dolduran halkı gösteriyordu. Ayvalık’ta gece her zamanki gibi sessizdi. Çocuklar ölünce çok üzülüyorum. Şiddete karşı eskisi kadar dayanıklı değilim, bu kesin.

Ben gazileri de şehitlerden sayarım. Çoğu sakat kalır da ondan. Ölseydim daha iyiydi, derler. Onların yaydığı acı ölenin acısından fazladır gibi gelir bana.   

Eskisi gibi ölenleri “bizden” ve “onlardan” diye ayırarak üzüntümü yarıya indiremiyorum artık.

Şiddet, merakla incelediğim bir olgudur. Geçen gün kalkışmanın yıl dönümünde ne düşündüm biliyor musunuz? İyi ki idam cezasını kaldırmışız. “Ağırlaştırılmış Müebbet” cezası şimdi idam olacaktı. Yüzlerce darağacı mı kurulacaktı? Şiddet zaten çirkindir, bir de vitrinde sergilenirse adı vahşet olur.

On gün kadar önce Ermenistan’da seçimler oldu ve Paşinyan tekrar başbakan seçildi. Ben şaşırmadım. Azerbaycan‘a karşı bir savaş başlattılar ve feci şekilde yenildiler. Azeri sivilleri katlederek işgal ettikleri Karabağ’dan kovuldular. Büyük toprak kaybına ek olarak binlerce şehit verdiler ve orduları imha edildi. Karabağ’ı kaybeden Azerbaycan topraklarını ve vatandaşlarını kurtarmak için savaşı başlatması beklenirken aksine savaşı işgalci başlattı. Bütün Batının ve Rusya’nın desteğiyle 30 yıldır korkusuzca sahip olduğu Karabağ’ın zevkini çıkaracağına, durduk yerde niye kavgayı başlatan oldu? Birinci mantıksızlık bu. İkincisi, bu büyük yenilginin sebebi olan Başbakan Paşinyan’ı cezalandıracaklarına neden kahramanmış gibi tekrar seçtiler? 

Ben şaşırmadım diyorum çünkü 1915’te de aynı şeyi yaptılar. Anadolu’da oturan Ermeniler Rus ordusuyla bir olup Osmanlıya saldırdılar. Çeteler kurup Müslüman köylerini yağmaladılar ve sivil halkı katlettiler. Osmanlı Ordusu da halkını korumak için Anadolu’daki -İstanbul Ermenilerine dokunmada- Ermenileri Osmanlının Suriye eyaletine sürdüler. İki bin yıldır Anadolu’da oturan Osmanlı yönetimi sırasında el üstünde tutuldukları için imparatorluğun kaymağını yemiş olan bu insanlar göçe zorlanınca (tehcir) sefil oldular. İşin ilginç tarafı şudur ki bu büyük felakete sebep olan liderlerini milli kahraman ilan ettiler, heykellerini diktiler.

Geleneksel kostüm giymiş Yunan askerleri – 1916

Yunan Ordusu da Batılıların desteğiyle Anadolu’yu işgal etti. Binlerce yıldır burada oturan Rumlar, bu fırsattan yararlanarak komşu evlerde Müslüman aileleri yağmaladılar ve katlettiler. Sonra da Atatürk hepsini geldikleri yerden, yani İzmir’den memleketlerine geri postaladı. 200000 askerle başladıkları işgal hamlesinden sadece 50000 askerin dönebildiğini ve gerisinin şehit veya esir düştüğünü, Türklerin ise 30000 askerden sadece 10 bin kayıp verdiklerini New York Times (Üzülerek!) yazdı. Birkaç yıl arayla Ermeniler ve Rumlar aynı tür bir felaket yaşadılar. Yunanlı biraz daha gerçekçi çıktı ve bu büyük yenilginin sorumlusu altı general ve politikacıyı astı.

“Tarih okumayan, akşam yağmur yağdığını bilmediği için sabah kapısının önünü çamurlu bulunca şaşıran insana benzer.” derler. Bu yüzden yeni yenilgilerinin baş mimarı Paşinyan’ın tekrar başa getirmelerini tarihin doğal akışı olarak gördüm. Anadolu’da çok millet yaşadı: Yarın öbür gün “Bizim sülalemiz Hititler de geliyor, bize biraz toprak ayırın.” diyenler çıkarsa ben şaşmayacağım. Annem “Herkes aklı kadardır.” derdi.

“Koşullu Sevgi” diye de yazabilirdim ama bazı kelimelerin yenisi oturmuyor. Örneğin “İslam’ın şartı beştir.” yerine “İslam’ın koşulu beştir.” mi diyeceğim? Neyse gelelim sevgi konusuna. Sevgi de dostluk gibi enderdir. Bol bol gördüğümüz sadece birer beraberliktir: Arkadaşlar, evli çiftler, akrabalar, ortaklar vesaire. Aralarında sevgi var mı, diye dikkatle bakmalıyız. Eğer sevgi varsa o arkadaşlığa dostluk, o evliliğe aşk, o akrabalara aile deriz. 

Sevgi denilen bu engin zenginliğin maalesef bir sorunu vardır: Şartlıdır veya avam tabiriyle bedava değildir. En yaygın şart karşılıktır, yani seven genellikle karşılığında sevilmeyi bekler. Aslında ne kadar basit değil mi? Şu anda aranızda “Hayat boyu hep aradığımız ve ‘karşılıksız sevgi’ diye bildiğimiz o değerli şey dünyada yoktur mu diyorsun?” diyerek bana itiraz edenler olacaktır. Evet, yoktur! Hatta diyebilirim ki “karşılıksız sevgi” dünyamızda yokluğuyla parıldamaktadır. İstisnai olarak bir iki fedakâr annede karşılık beklemeyen sevgiyi görür gibi oldum. Kadın evliya varsa evliya gibi anne de vardır, herhalde. 

Karşılık beklemediği iddia edilen birçok sevginin “gizli şart” içerdiğini fark ettim. Hayatını çocuğuna vakfeden bir baba, yaşlı günlerinde oğlunun ona bakmasını bekleyebilir. Buna ben “gizli şartlı sevgi” derim. Çevre bu geleneğin ortağıdır ve çocuk borcunu ödemezse nankör ve hayırsız olarak cezalandırılacaktır. Gizli şartın çok çeşidi vardır: Örneğin boşanmış bir anne, çocuğunu yetiştirmek için sefil bir hayata kendilerini mahkûm ederken bu fedakarlığının karşılığında çocuğunun babadan nefret etmesini bekleyebilir. Sevgi vardır tabii ama karşılıksız olanı çok enderdir.

Sevgi karşılığında sadece saygı bekleyenler tanıyorum. Saygı zaten herkesin hakkıdır demeyin lütfen çünkü gördüğüm kadarıyla saygı da sevgi kadar enderdir. Karşılık beklemeyen sevgiyi bulamayabiliriz ama sevgimizin karşılığında hiç olmazsa saygı bulduğumda ben şahsen çok memnun oluyorum.  

Rahmetli annem “Sevgi bedavadır, değerli olan sorumluluktur.” derdi. Ağır laf! Annem “Ah canım benim! Yavrum, kuşum! Hayatım, her şeyim!” gibi lafları ve sarılma öpüşme gibi sevgi gösterilerini sahte bulur, duymaya bile dayanamazdı. “Bunlar samimi olamaz.” derdi. İlkokulu bile yatılı okudum. Bir kere bile bana “Seni çok özledim, evladım.” demedi ama her hafta dört sayfalık mektubunu gönderdi. Her hafta! Hastaydım, seyahatteydim, çok yoğundum gibi palavralara tenezzül etmedi. Yalan söyleyerek alçalmazdı. Başta söylediğim gibi, ucuz, yani kolaycı bulduğu sevgi gösterilerinin yerine sevginin sorumluluk alarak kanıtlanması gerektiğini tekrarlardı. Annemle ben, birbirimize sevgimizi öpüşmeler ve sarılmalarla değil, disiplinli bir görev anlayışıyla ölçerdik. Ona göre sevgi, beraberinde taşıdığı sorumluluk kadar değerliydi. Sorumluluk getirmeyen sevgi değersizdi.

Arkadaşım (Yeşilim) ve ben.

Galiba annem de karşılık beklemeyen sevgi olmaz diyordu. Sevgi değerlidir; hak etmek için mutlaka bir karşılık ödenmelidir, diye konuşuyordu ama karşılık kelimesi yerine sorumluluk kelimesini kullanıyordu. Evet, beni öpüp koklamazdı ama benim iyiliğimden kendini hep sorumlu hissetti ve hiçbir annelik görevini eksik bırakmadı. Çocuk için yararlı işler yapmak yerine tatlı sözler ve sıcak sarılmalarla çocukların aslında kandırıldığına inanırdı. Peki, ya ben görevlerimi yaptım mı? Aklımca hakkını verdim. Öyle sanıyorum ama onun yüksek sorumluluk ölçülerine uygun bir karşılık gösterebildim mi acaba? 

Karşılık beklemeden sevecek kişinin, yani “şartsız sevgi”nin peşinde koşarak imkansızı mı arıyor insanoğlu? Karşılık beklemeyen dünyada yokmuş gibi gözükse de üzülmeyin: Vardır, vardır! Şehitlerimiz karşılık beklemeden görevlerini yapıyorlardı.

1970 lerin başında Edirne’de ihracata yönelik bir fabrika kurduk. Edirne o zamanlar, Hakkari gibi az gelişmiş bölgeydi. Balkan Savaşında (1911) Bulgarların çetelerden oluşan derme çatma ordusu koca Osmanlı İmparatorluğunu yenip İstanbul önlerine kadar gelince o kadar korkmuşuz ki, oralara hiç ama hiç yatırım yapmamışız. Fakir bırakmak, herhalde o zamanlar bir askeri savunma yöntemiydi. Şehirde tek bir taksi mevcuttu dersem, geri kalmışlığın derecesini anlatmış olur muyum? Başlamamıza bir iki hafta kala Refik amcam son durumu görmeye geldi. Endamlı fabrika binasının yanında gördüğü birçok özensiz kulübenin ne olduğunu sordu. “Onlarda işçi ve usta eğitimi yapıyoruz,” dediğimde, memnun kalmadı ve “Neredeyse fabrikanın kendisi kadar yer kaplıyorlar. Fabrika mı, kurduk, okul mu açtık,” dedi. “Aynı anda dört yüz elli kişi eğitiyoruz, yani ihtiyacımızın iki misli,” dediğimde, kızdığını gördüm “Pahalı çalışan verimsiz bir fabrika kuruyoruz. Neden iki misli?” “Çünkü üç beş günlük basit işçilik eğitimlerine bile ayak uyduramayıp, bizi terk eden çok. Bu eğlenceli sayılacak küçük dersleri yadırgıyorlarsa, gece vardiyasına nasıl gelip gidecekler? Verimliliğin, disiplinin ve kontrollerin baskısına nasıl dayanacaklar?” dediğimde amcam “İşimiz zor,” deyip konuyu kapattı. Yöneticilerimden birkaçı, çiftçilerin, yılın yarısında boş oturduklarını, tembelliğe alıştıklarını ve bu yüzden fabrika hayatını beğenmediklerini ileri sürdü. Onlara sağlık sigortası ve emeklilik garantisi olmayan insanların korkularını anlattım ve fabrikanın verdiği bu hayat kurtarıcı imkanları tepmek için başka engellerin mevcut olması lazım, dedim. İnsan gruplarının davranışlarını, tembellik veya cahillik veya aptallık gibi aşağılayıcı düşüncelerle açıklayanların hep aldandıklarını gördüm. Nitekim Edirneliler fabrikayı başarıyla dünya standartlarında çalıştırdılar.

Geçen gün Edirne’den Ahmet Çîğîrdaşman Hudut gazetesini gönderince yarım yüzyıl önceki heyecanlarımı hatırladım. Okuyun, gazeteci İsmail Demiray yazmasını biliyor. Bezmenleri değil, Türkiye tarihini yaşayacaksınız. 

FABRİKA KIZI

Kör Rasim yağmurlu ve soğuk bir günün ardından ıslanmış ve üşümüş bir şekilde koca kısrağının çektiği talikasıyla hızlıca giriş yaptı köşedeki evine. Bağlıkta budama yaparken gözüne batan bir asma çubuğu nedeniyle sağ gözü hasar görmüş, o günden sonra adı Kör Rasim kalmıştı.

Karısı Kara Sebahat kapattığı dış kapının ardından kısrağı çözmekte olan adamına yardım etmek için sokuldu. Kısrağı ağıra doğru sürüklercesine çeken kocasının ardından endişeli gözlerle baktı bir süre Kara Sebahat. “Adam üşümüş belli, yağmur da hiç dinmedi mübarek sabahtan beri ya” diye söylendi.

Üşümüş ve morali bozuk kocasının durumu değildi onu asıl endişelendiren. Konuşulması gereken konu günlük sıradan bir şey olsa gece nasılsa bir ara adamının koynuna sokuluverir, evlendiği günden beri hayır nedir bilmeyen adamının gönlünü yaptıktan sonra sabah işe giden kocasına açıverirdi konuyu.

Bu sefer konu önemliydi inadına. Adamın da yumuşayacağı yoktu ama nasıl halletmeliyim bu kızın fabrika işini diye bir aydır kara kara düşünüyor bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Edirne’de yeni kurulan Mensucat Santral Fabrikası il’in her yerinden işçi aldığı gibi yaşadıkları Kıyık semtinden de özellikle gençleri işe alıyordu.

16’sına yeni basmıştı en büyük kızı Ömrüye Kara Sebahat’ın. 14’ünde ikincisi Hayriye, 11’inde üçüncüsü Şaziye hepsi kız. Adamı pes etmişte artık erkek çocuk aramaktan. Her gün sabah gün doğarken koştuğu talikasıyla ekmeğinin peşinde koşmasıyla gurur duyuyordu adamının. Bağlıkta iki dönüm bağlarının da katkılarıyla kızancıklarını bu yaşlara getirmişler, 17 senelik evlilikleri bu günlere gelmişti.

Mahallenin komşu kızları başlamıştı bile çalışmaya. Verdikleri aylık da bayağı iyi idi. Üstelikte hepsi sigortalıydı. Kendi kızı Ömrüye de fabrikaya gitmek için dünden razıydı da babası bir türlü razı gelmiyordu. “Neymiş efendim fabrikaya giden kızlar orospu olurmuş.”

“Doğru yoluna gidene bir şey olmaz” diye çok yalvarmış ama nuh diyor, peygamber demiyordu adamı. “Şişko Ayten’in bacaksız kızı bile işe alınmıştı da benim kızımın nesi eksik?” diye adamına kızmaya başlamıştı artık.

Kara Sebahat’ın aklına fabrikada yeni işe başlayan erkek kardeşi Yusuf geldi. Geçen yıl askerden gelen kardeşi baba mesleği olan tenekeciliği yapmamış, açılan fabrikaya lise mezunu olduğu için ambar memuru olarak işe başlamıştı. Eniştesi ile iyi anlaşırlardı. Zaten bu fabrika işini kızı için en çok isteyen kardeşiydi. Onların aklına bunu o sokmuştu.

O akşam kümesten kendi eliyle kestiği kart horozdan bir sini pomak kapaması yapan Kara Sebahat yemeğe kardeşi Yusuf’u da çağırmıştı. Tembihli olan Yusuf gelirken Kıyık’ta köşedeki bakkaldan bir buçuk kiloluk bir “Hitit” şarabı sardırmıştı gazete kağıdına, komşular görmesin diye.

İşten her zamanki gibi yorgun dönen Kör Rasim kara kısrağı talikadan çözmeye uğraşırken porda kapıdan süzülürcesine gelen kayınçosu Yusuf’u görünce yüzü gülüverdi. “Kayınçom boş gelmez, ya kısmet” diyerek ağzını şapırdattı.

Koca bir sini kapamanın yanında açtıkları “Hitit” şarabı yarıya indiğinde evin içinde inadına yanan saç sobanın verdiği rehavetle kafaları olmaya başlamıştı şarapçıların.

Ablasının göz işaretiyle konuya giriverdi kayınçosu;

“Enişte Ömrüye yeğenim için iş başvurusu yaptım, yarın onu işe götürüyorum, bilgin olsun. Dokumada tamamı kızların olduğu bölümde işe başlayacak.”

Kanı beynine çıkıverdi Kör Rasim’in. Kıpkırmızı olmuştu anında. “Bak kayınço kalbini kırmak istemem, bir daha açma bu konuyu. Kahvelerde neler konuşuyor millet bir bilsen?”

Yusuf ümitsiz bir şekilde sofrayı kaldırmak için gelen ablasına doğru bir bakışla ayağa kalkarak; “Bu konuyu bir daha konuşun kendi aranızda” diyerek iki sokak ilerideki anasının evine doğru yola koyuldu.

Kemal Köyü  (Edirne)

Kara Sebahat düşünceleri ve kocasının içtiği şarap nedeniyle üst perdeden horlaması nedeniyle sabaha kadar yatağında döndü durdu. Ama bir karara da varmıştı, uygulayacaktı.

Ertesi gün akşam eve gelen adamına daha koca kısrağı çözmeden yanına giderek seslendi;

“Bak adam 17 senedir önünden geçmedim. Hiçbir kararına karşı çıkmadım. Üç tane kız evladımız var, büyümekteler. Yokluk nedeniyle büyüğü okutamadık, diğerleri de okuyamayacak böyle giderse. Yarın Ömrüye’ye izin vermezsen işe gitmesine, ben gidiyorum fabrikaya işe girmek için bilesin.”

Ertesi sabah evin büyük kızı Ömrüye sabah erkenden Yusuf dayısıyla birlikte Kıyık’ta fabrika otobüslerine doğru giderken ahırdan koca kısrağı çıkarmaya çalışan Kör Rasim büyük kızının fabrikaya gitmesine içten içe kızsa da karısı Kara Sebahat’ının evinde onu bekleyecek olmasına bir o kadar sevinmişti.

Rengin ve Halil dans ederken

Deniyor ki “Bu virüs salgını yüzünden evlerimize tıkıldık, yalnızlığa mahkûm edildik.” Tıkıldık doğru ama yalnızlık doğru değil. Bence aksine televizyon ve akıllı telefon yüzünden/sayesinde yalnız kalmak zorlaştı. Şikâyet etme âdeti bütün dünyada çok yaygındır: Rahatlatıcı bir tarafı olmalı. Şikâyet edince, düşünmek gibi gerçekten yorucu bir işleme katlanmadan, kabahati başkasına atıyoruz ve bu sayede ferahlıyoruz galiba. Olabilir mi? Eve kapanmaktan çok memnun olan birkaç tanıdığım var. Daha az rahatsız edildiklerini söylüyor. Kendilerine yetiyorlar demek. Ben de onlar gibi düşünenlerdenim: İnternet sayesinde her şeye ve herkese ve üstelik istediğim anda ulaşabiliyorum. 

Hayatım boyu hep arkadaş canlısıydım. Onlarla bir araya gelip gülmeyi çok severdim. Küçükken oyunlarına beni almak istemeyen çocuklar olunca bayağı üzülürdüm. Neyim beğenilmiyor, ben neden sevilmiyorum gibi karanlık duygular beni hırpalardı. Herhalde vazgeçilmez bir değer olduğuma inanıyordum. Bensiz de gayet güzel yaşanabileceğini anladığımda elli yaşımı geçmiştim. Yani “bu dünyada kimsenin” beni sevmek zorunda olmadığı gerçeğini kabullenmem yarım yüzyıl sürmüştü. 

Şaşırtıcı olan “kimsenin” kelimesini kullanmış olmam. “Nasıl olur? Örneğin, babanın seni sevmemesi mümkün mü? Hele annenin?” diye bana sorulabilir, değil mi? “Kimse” sözüne “İlkokuldan sınıf arkadaşım var, aynı sırayı paylaştık.” veya “Askerlik arkadaşlarım var, aynı dağdaki sınır karakolunda teröristlerle dövüştük,” diye itiraz edilecektir. Öfkelenenler “Annenle babanın seni sevmemesi mümkünse o zaman sen de çocuklarını sevmeyebilirsin, öyle mi?” diye bana sorabilirler. Kardeş sevgisinden bahseden olmayacaktır diye tahmin ediyorum. Âdem ile Havva’nın oğlu Kabil kardeşi Habil’i öldüreli beri bu konu kapanmış görünüyor. Aynı virüsün iki varyantı olan kıskançlık ve haset arkadaşlığı bozan birçok sebebin başında gelir. Bazılarımız bu virüse karşı dayanıklıyızdır ama çoğumuz değilizdir: Annemle Zübeyde teyzem bu dünyada kıskançlığın varlığını bilmeden yaşadılar ama babam ağabeyini hastalık derecesinde kıskandı. 

Dostluk nedir? Arkadaşlığın güvenilir olanıdır. Güvenilirlik nasıl ölçülür? Ben mühendisim, her şeyi hatta duyguları bile ölçmekten kendimi alamam. Bence eğer biri senin çıkarını kendi çıkarının önüne koyabiliyorsa o senin dostundur. Ne kadar basit değil mi? Bu hesabı doğru bulduysanız şimdi kaç adet dostunuz var, saymaya başlayabilirsiniz.

Sonuçta demek istediğim şu ki kendinizle baş başa kaldığınızda kendinizden sıkılmıyorsanız, eve tıkılmak bir lütuf bile olabilir. Görmemeyi tercih ettiğiniz kişiler tarafından rahatsız edilmezsiniz ve böylece daha iyi yaşarsınız. İşte bu dünyanın en büyük lüksüdür çünkü normal hayatta, ekmek parası kazanmak için ve düşman edinmemek için dünya kadar istemediğiniz insanla zaman geçirmek zorundasınız. Şimdi virüs mazeretiyle sadece dostlarımızla yani sevdiklerimizle görüşme imkânımız var. Büyük lüks! Şikâyeti bırakalım, tadını çıkaralım!

Rengin ve Halil dans ederken

Sevgili Okuyucum,

Bu hayatta her şey ciddi değil, canım! Bunca ciddi laftan sonra, sizin gibi ben de kendimden sıkılıyorum. Kendimden bir hikâye anlatayım da gülelim biraz. Dostluk deyince aklımıza sevgi gelir tabii. Sevgi deyince de içimizde bir şeyler “Aşk, aşk!” diye tepinmeye başlar, hatırlayın! Gençliğimde bir kız bana “Seni seviyorum!” dediği zaman, ben de “Şampanyayı da seviyorsun, değil mi?” diye soruya soruyla cevap verirdim. Genellikle evet derdi. Beni şampanyayı sevdiği gibi seviyorsa bu “Halilciğim, şampanya kadar değerlisin ve onun gibi hayatıma güzellik ve lezzet katıyorsun.” demekti. Şampanyaya benzetilmek bir övgüdür ama aynı zamanda da bir ölüm fermanıdır çünkü verdiği mutluluk için şampanyaya karşı bir sorumluluk duymamaktadır, kızımız. Bu da demektir ki şampanya bittikten sonra boş şişe nasıl çöpe atılacaksa beni de aynı son beklemektedir. İnsan boş şişeyle aynı sonu paylaşacağına biraz öfkelenebilir tabii ama ben yine de şampanyayla kıyaslama testini ilişkinin başındayken uygulamanızı tavsiye ederim. Aşka daha başlarken sonunu kestirebilmek üzücü olabileceği kadar da yararlı bir bilgidir. Falcıya vereceğimiz parayı şampanyaya harcayalım, derim ve neşeli günler dilerim.

Kemal Köyü  (Edirne)

Bu virüs salgınının en büyük zararı ne oldu diye bazen düşünürüm. Zarar dediğim para değil, acı! Birçok zararı var da en büyük acıyı veren ne? Akla ilk gelen ölüm tabii. Kolay cevap budur ama gerçekten öyle midir? Bence işsiz kalmanın acıları daha ağırdır. “Acıları” dedim, dikkat! Ölüm ikinci sıradadır çünkü tesellilerimiz binlerce yıldır dilimizin ucunda hazır beklemektedirler. Örneğin “Giden, zaten gidecekti. Yolculuğunu erkene almış oldu.” deriz.  Çağımızda ölümün işkencesi de yok artık: Ağrı kesiciler sayesinde güzel rüyalar görerek uğurlanıyoruz. Arkada bıraktıklarımızın kalbinde de ne ektiysek o yeşeriyor. Gayet basit ve gayet adil!

İşini kaybetmek hayatını kaybetmekten kötü olabilir mi? Rakamlar “Olur.” diyor. Salgın sırasında evden çıkıp işe giderken yolda ve iş yerinde virüsü kapanlar, topluca eğlenirken yakalananlardan fazla. Bu namussuz virüsün tam anlamıyla temizlenemeyeceğini bilmesine rağmen minibüse binen işçi, Azrail’in kucağına oturduğunu fark etmez mi? Eder tabii ama işini kaybetmek onu ölümden daha çok korkutur. Ölen bir kere ölür ama iş arayan evine eli boş döndüğü her akşam tekrar ölür.

Kemal Köyü (Edirne)

Çocukluğumdan itibaren hep dedelerimin kurduğu Mensucat Santral Fabrikasıyla iç içe yaşadım. Mühendis olunca da bürolarda değil, makinelerin arasında, önce beni yetiştiren, sonra da benim yetiştirdiğim ustalarla çalıştım. O dünyayı iyi tanırım: İşini kaybetme korkusunu çalışanlarımda çok gördüm: Kimisinin eli titremeye başlar, kimisinin yüzünden kan çekilir, kimisinin bakışları donuklaşır. En çok bu sonuncuların uzaklara bakması beni etkilerdi: O artık benimle değildir; eve gitmiş karısına, annesine, çocuklarına ne anlatacağını düşünmeye başlamıştır bile. Benim ise korkunca ağzım açılıp çenem sarkıyormuş. Bir akşam kendimi televizyonda gördüm. Yargıç bana 25 yıl hapis cezasıyla yargılandığımı anlatıyordu. Beyin felci böyle bir şey olmalı. Donuk bakışlarımı görünce, “Anladınız mı?” diye sormak zorunda kaldı. Sonunda da öyle dikilip kalınca “Otursanıza!” demek zorunda kaldı. İnsan kendi beyin ölümünü seyredebilir mi? Ben şanslıyım, bunu yaşadım. İnsanı da hayatı da anlamak için önce korkuyu anlamak lazım. Anlamak için ben korkuyu çok inceledim. Görünenin arkasına bakmayı becerirseniz  korkuyu mutlaka görürsünüz. Mutlaka diyorum çünkü korku her yerdedir, bakmasını bilmek yeter.  

Yargıcı dinlerken ağzımı kapayamamış olduğumu akşam haberlerinde benimle birlikte bütün Türkiye gördü: Oturduğum bankla yargıcın kürsüsü; arasındaki yer yirmi otuz gazeteci, fotoğrafçı ve televizyoncuyla tıka basa dolmuştu. O zamanlar medya devletten daha güçlüydü: Yargı magazindi.

Evine ekmek parası getiremeyen insanın karşılaşacağı acılar korkunçtur. Birer birer her şeyini kaybettiğini görür. İtibarı çabuk sıfırlanır ve saygısızlıklara göğüs germek zorunda kalır. Sevenlerinin sevgisi peyderpey erir ve yerini ya öfkeleri ya merhametleri alır. Son savunduğu kale şerefidir. O mücadelede artık yanında kimse kalmamıştır. İnançlıysa karanlıkta bir elin uzandığını görür. Allah düşene mutlaka kendini hissettirir.  

19 yaşında…

Dün birisi “Bizim millet kitap okumayı sevmiyor.” dedi.

“Kitaplarım az satılıyor olabilir ama alanlar mutlaka sonuna kadar okuyorlar.” dedim.

Biraz düşündükten sonra “O zaman yazdığınız beğeniliyor ama ambalajınız itici.”

Roman yazıyorum; 300 sayfa kitaptan başka hiçbir yere sığmaz.

Öyleyse roman yazma. Gazeteyi okumuyor dünya, senin 300 sayfanla mı güreşecek?

Güreşecek dedi. Sevişecek demedi. Kitap yani zevk değil eziyet mi? Ben okumadan ve yazmadan duramam ki! 

İlle de yazmak zorundaysan internette BLOG diye bir icat var, orada birkaç satır yazabilirsin. Yazı dünyasının son kalesidir, Blog’un kıymetini bil.” dedi.

İlk bloğumun açılışını hangi konuyla yapayım derken “Bizim millet kitap okumayı sevmiyor.” sözünden devam edeyim. Doğrudur, sevmiyoruz. Zorla değil ya! Matbaa Osmanlı’ya geç gelmiş diyorlar. Yanlış: Hiç gelmemiş! 3. Ahmet emretmiş de kurulmuş ve on bir kitap basıp kapanmış. Okumak nasıl bir eziyet olmalı ki padişahın kızmasını göğüslemeye razı olmuşlar. Padişahın okutamadığını ben mi okutacağım? Fazla kibir olur.

Okumayı sevmiyoruz işte. Öyleyse sevmek ve sevmemekten bahsedelim. Gün içinde en çok kullandığımız kelimelerdendir. Yine dün bir esnaf “Bu devleti niye seviyorsun, Halil Abi?” dedi. Devlet diyordu ama hükümeti kastediyordu.

“Sevmediğin bir partiyse de mi?”

“Siyasette sevip sevmemek yoktur, çıkarlar vardır.” dedim.

1990’ların başında Alman Başbakanı Helmut Kohl gelmişti ve İstanbul’un bazı önemli kişilerinin arasında beni de bir kahvaltı toplantısına çağırmıştı. Bir gazeteci Alman Başbakanına “Siz vatanınızı çok sever misiniz?” diye sordu. Adamın yüzünü göremedim ama cevabı geciktiğinden, şaşırdığını anladım. Sonra gülerek “Ben sadece karımı severim, vatanıma ise hizmet ederim.” dedi.  

Sevmek mi, sevilmek mi daha önemlidir, karar veremedim. On dokuz yaşımdayken ilk aşkıma “Seni seviyorum.” dediğim o anı hatırlıyorum: Ben çok heyecanlıydım ama o gülerek “Beni herkes sever, ben seni seviyor muyum, sen ona bak.” dedi. Bir gün dostum Çetin Altan’la Belgrad Ormanlarına yürüyüşe gitmiştik. Çetin her yerde sohbet edecek birini bulurdu. O gün de bir polisle konuştu. Bir aralık adam “Ben Allah’ı çok severim.” dedi. Benimki “Senin onu sevmenin bir önemi yok, Allah seni seviyor mu ona bak.” dedi. İlk sevgilimin aynı cevabı verdiğini anlattım ve çok güldük. Rahmetliyi bazen arıyorum. Benden daha zeki olanların arkadaşlığını çok severim ama benim onları sevmem kadar onların da beni sevmesi önemli, değil mi?