İstihkam Teğmen Halil – 1963

Şiddeti bilimsel olarak inceleyenler konuyu ancak 400 sayfada anlatabiliyorlar. Ben uzun yazıları okumayacağınızı bildiğim için “Kafa Ütüleme Sınırını” 400 kelime olarak hesapladım ve size 400’lük blog yazıları sunmaktayım.

Geçen gün 15 Temmuz Kalkışmasının yıl dönümüydü. Al sana şiddet!

Yalnız hatırlatmak isterim ki ben güncel politikaya bulaşmam. O işi yapan içeride ve dışarıda milyonlarca insan ve yüzlerce kurum var. Dünyanın benim görüşümü heyecanla beklediğini hiç sanmıyorum.

On yıl Ayvalık’ta oturdum. O gece her zamanki gibi 09.30 sularında yatmaya hazırlandım. (Fabrika yıllarımda erken işbaşı yapmaya alışık olduğum için “Erken yatalım, erken kalkalım.” derim. Şimdi fabrika yok ama başka bir zorunluluk çıktı: Her sanatçı gibi yazar da yaratıcı olmak zorundadır. Benim yaratıcılığım öğlen 12.00’den sonra yarı yarıya düşüyor. Dünya yeni bir şey yazmayanlar için çok kalabalıktır. Onlar bilineni bilmeyenlere anlatmakla görevlidirler. Bu bir iştir: Bilineni bilmeyenlere anlatmak dünyanın en yaygın ve ayrıca en soylu işlerinden biridir ama sanat değildir. Ben kendimi sanatçılar kategorisinde görüyorum: Bazen “Mühendis Sanatçı” diye imza atıyorum.)

15 Temmuz gecesine dönersek televizyon seyreden eşim,  “Askerler köprüyü kesti, galiba darbe oluyor!” dedi. Ben de “Bu ülkede artık darbe yapılamaz. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye.” dedim ve yattım. Talat Aydemir’in darbe girişiminde yedek subaydım. Ankara o zamanlar 450.000 nüfuslu sempatik bir şehirdi. Kızılay Meydanında tankı görünce tepesindeki subaya bir selam çaktım, sonra da “Yüzbaşım, affedersiniz ama daha yararlı bir iş yapsanıza!” dedim. Bana bakmadı bile. Tam altmış yıl önceydi. Sonra sırasıyla bütün darbeleri yaşadım. 12 Eylül 1980, öncesinde ve sonrasında birbirimizin kanını en çok akıttığımız darbeydi: Günde yirmi beş ölü! Ben de vuruldum ama ölmedim. Buna karşılık askerler aileyi ve müdürleri topluca içeri aldılar. İki ay sonra çıktığımızda -kimse pardon demedi tabii- Türkiye’nin en büyük ve en eski sanayilerinden biri can çekişir haldeydi. Bir yarısını kurtarmak için diğer yarısını işçisiyle birlikte sattım. Gururluydum çünkü binlerce tutuklanan arasında tek iş adamıydım. Amcam kahrından öldü.

Uzatmayayım, sonra lafımı 400 kelimede bitiremem: O akşam, kimin darbe yaptığını bilmeden ve merak da etmeden yatıp uyudum. Saat 01.30’da uyandığımda Rengin “Darbe bastırıldı ama çok ölen var galiba.” dedi. Sesi ağlamaklıydı. Televizyon İstanbul ve Ankara sokaklarını dolduran halkı gösteriyordu. Ayvalık’ta gece her zamanki gibi sessizdi. Çocuklar ölünce çok üzülüyorum. Şiddete karşı eskisi kadar dayanıklı değilim, bu kesin.

Ben gazileri de şehitlerden sayarım. Çoğu sakat kalır da ondan. Ölseydim daha iyiydi, derler. Onların yaydığı acı ölenin acısından fazladır gibi gelir bana.   

Eskisi gibi ölenleri “bizden” ve “onlardan” diye ayırarak üzüntümü yarıya indiremiyorum artık.

Şiddet, merakla incelediğim bir olgudur. Geçen gün kalkışmanın yıl dönümünde ne düşündüm biliyor musunuz? İyi ki idam cezasını kaldırmışız. “Ağırlaştırılmış Müebbet” cezası şimdi idam olacaktı. Yüzlerce darağacı mı kurulacaktı? Şiddet zaten çirkindir, bir de vitrinde sergilenirse adı vahşet olur.

On gün kadar önce Ermenistan’da seçimler oldu ve Paşinyan tekrar başbakan seçildi. Ben şaşırmadım. Azerbaycan‘a karşı bir savaş başlattılar ve feci şekilde yenildiler. Azeri sivilleri katlederek işgal ettikleri Karabağ’dan kovuldular. Büyük toprak kaybına ek olarak binlerce şehit verdiler ve orduları imha edildi. Karabağ’ı kaybeden Azerbaycan topraklarını ve vatandaşlarını kurtarmak için savaşı başlatması beklenirken aksine savaşı işgalci başlattı. Bütün Batının ve Rusya’nın desteğiyle 30 yıldır korkusuzca sahip olduğu Karabağ’ın zevkini çıkaracağına, durduk yerde niye kavgayı başlatan oldu? Birinci mantıksızlık bu. İkincisi, bu büyük yenilginin sebebi olan Başbakan Paşinyan’ı cezalandıracaklarına neden kahramanmış gibi tekrar seçtiler? 

Ben şaşırmadım diyorum çünkü 1915’te de aynı şeyi yaptılar. Anadolu’da oturan Ermeniler Rus ordusuyla bir olup Osmanlıya saldırdılar. Çeteler kurup Müslüman köylerini yağmaladılar ve sivil halkı katlettiler. Osmanlı Ordusu da halkını korumak için Anadolu’daki -İstanbul Ermenilerine dokunmada- Ermenileri Osmanlının Suriye eyaletine sürdüler. İki bin yıldır Anadolu’da oturan Osmanlı yönetimi sırasında el üstünde tutuldukları için imparatorluğun kaymağını yemiş olan bu insanlar göçe zorlanınca (tehcir) sefil oldular. İşin ilginç tarafı şudur ki bu büyük felakete sebep olan liderlerini milli kahraman ilan ettiler, heykellerini diktiler.

Geleneksel kostüm giymiş Yunan askerleri – 1916

Yunan Ordusu da Batılıların desteğiyle Anadolu’yu işgal etti. Binlerce yıldır burada oturan Rumlar, bu fırsattan yararlanarak komşu evlerde Müslüman aileleri yağmaladılar ve katlettiler. Sonra da Atatürk hepsini geldikleri yerden, yani İzmir’den memleketlerine geri postaladı. 200000 askerle başladıkları işgal hamlesinden sadece 50000 askerin dönebildiğini ve gerisinin şehit veya esir düştüğünü, Türklerin ise 30000 askerden sadece 10 bin kayıp verdiklerini New York Times (Üzülerek!) yazdı. Birkaç yıl arayla Ermeniler ve Rumlar aynı tür bir felaket yaşadılar. Yunanlı biraz daha gerçekçi çıktı ve bu büyük yenilginin sorumlusu altı general ve politikacıyı astı.

“Tarih okumayan, akşam yağmur yağdığını bilmediği için sabah kapısının önünü çamurlu bulunca şaşıran insana benzer.” derler. Bu yüzden yeni yenilgilerinin baş mimarı Paşinyan’ın tekrar başa getirmelerini tarihin doğal akışı olarak gördüm. Anadolu’da çok millet yaşadı: Yarın öbür gün “Bizim sülalemiz Hititler de geliyor, bize biraz toprak ayırın.” diyenler çıkarsa ben şaşmayacağım. Annem “Herkes aklı kadardır.” derdi.

“Koşullu Sevgi” diye de yazabilirdim ama bazı kelimelerin yenisi oturmuyor. Örneğin “İslam’ın şartı beştir.” yerine “İslam’ın koşulu beştir.” mi diyeceğim? Neyse gelelim sevgi konusuna. Sevgi de dostluk gibi enderdir. Bol bol gördüğümüz sadece birer beraberliktir: Arkadaşlar, evli çiftler, akrabalar, ortaklar vesaire. Aralarında sevgi var mı, diye dikkatle bakmalıyız. Eğer sevgi varsa o arkadaşlığa dostluk, o evliliğe aşk, o akrabalara aile deriz. 

Sevgi denilen bu engin zenginliğin maalesef bir sorunu vardır: Şartlıdır veya avam tabiriyle bedava değildir. En yaygın şart karşılıktır, yani seven genellikle karşılığında sevilmeyi bekler. Aslında ne kadar basit değil mi? Şu anda aranızda “Hayat boyu hep aradığımız ve ‘karşılıksız sevgi’ diye bildiğimiz o değerli şey dünyada yoktur mu diyorsun?” diyerek bana itiraz edenler olacaktır. Evet, yoktur! Hatta diyebilirim ki “karşılıksız sevgi” dünyamızda yokluğuyla parıldamaktadır. İstisnai olarak bir iki fedakâr annede karşılık beklemeyen sevgiyi görür gibi oldum. Kadın evliya varsa evliya gibi anne de vardır, herhalde. 

Karşılık beklemediği iddia edilen birçok sevginin “gizli şart” içerdiğini fark ettim. Hayatını çocuğuna vakfeden bir baba, yaşlı günlerinde oğlunun ona bakmasını bekleyebilir. Buna ben “gizli şartlı sevgi” derim. Çevre bu geleneğin ortağıdır ve çocuk borcunu ödemezse nankör ve hayırsız olarak cezalandırılacaktır. Gizli şartın çok çeşidi vardır: Örneğin boşanmış bir anne, çocuğunu yetiştirmek için sefil bir hayata kendilerini mahkûm ederken bu fedakarlığının karşılığında çocuğunun babadan nefret etmesini bekleyebilir. Sevgi vardır tabii ama karşılıksız olanı çok enderdir.

Sevgi karşılığında sadece saygı bekleyenler tanıyorum. Saygı zaten herkesin hakkıdır demeyin lütfen çünkü gördüğüm kadarıyla saygı da sevgi kadar enderdir. Karşılık beklemeyen sevgiyi bulamayabiliriz ama sevgimizin karşılığında hiç olmazsa saygı bulduğumda ben şahsen çok memnun oluyorum.  

Rahmetli annem “Sevgi bedavadır, değerli olan sorumluluktur.” derdi. Ağır laf! Annem “Ah canım benim! Yavrum, kuşum! Hayatım, her şeyim!” gibi lafları ve sarılma öpüşme gibi sevgi gösterilerini sahte bulur, duymaya bile dayanamazdı. “Bunlar samimi olamaz.” derdi. İlkokulu bile yatılı okudum. Bir kere bile bana “Seni çok özledim, evladım.” demedi ama her hafta dört sayfalık mektubunu gönderdi. Her hafta! Hastaydım, seyahatteydim, çok yoğundum gibi palavralara tenezzül etmedi. Yalan söyleyerek alçalmazdı. Başta söylediğim gibi, ucuz, yani kolaycı bulduğu sevgi gösterilerinin yerine sevginin sorumluluk alarak kanıtlanması gerektiğini tekrarlardı. Annemle ben, birbirimize sevgimizi öpüşmeler ve sarılmalarla değil, disiplinli bir görev anlayışıyla ölçerdik. Ona göre sevgi, beraberinde taşıdığı sorumluluk kadar değerliydi. Sorumluluk getirmeyen sevgi değersizdi.

Arkadaşım (Yeşilim) ve ben.

Galiba annem de karşılık beklemeyen sevgi olmaz diyordu. Sevgi değerlidir; hak etmek için mutlaka bir karşılık ödenmelidir, diye konuşuyordu ama karşılık kelimesi yerine sorumluluk kelimesini kullanıyordu. Evet, beni öpüp koklamazdı ama benim iyiliğimden kendini hep sorumlu hissetti ve hiçbir annelik görevini eksik bırakmadı. Çocuk için yararlı işler yapmak yerine tatlı sözler ve sıcak sarılmalarla çocukların aslında kandırıldığına inanırdı. Peki, ya ben görevlerimi yaptım mı? Aklımca hakkını verdim. Öyle sanıyorum ama onun yüksek sorumluluk ölçülerine uygun bir karşılık gösterebildim mi acaba? 

Karşılık beklemeden sevecek kişinin, yani “şartsız sevgi”nin peşinde koşarak imkansızı mı arıyor insanoğlu? Karşılık beklemeyen dünyada yokmuş gibi gözükse de üzülmeyin: Vardır, vardır! Şehitlerimiz karşılık beklemeden görevlerini yapıyorlardı.

1970 lerin başında Edirne’de ihracata yönelik bir fabrika kurduk. Edirne o zamanlar, Hakkari gibi az gelişmiş bölgeydi. Balkan Savaşında (1911) Bulgarların çetelerden oluşan derme çatma ordusu koca Osmanlı İmparatorluğunu yenip İstanbul önlerine kadar gelince o kadar korkmuşuz ki, oralara hiç ama hiç yatırım yapmamışız. Fakir bırakmak, herhalde o zamanlar bir askeri savunma yöntemiydi. Şehirde tek bir taksi mevcuttu dersem, geri kalmışlığın derecesini anlatmış olur muyum? Başlamamıza bir iki hafta kala Refik amcam son durumu görmeye geldi. Endamlı fabrika binasının yanında gördüğü birçok özensiz kulübenin ne olduğunu sordu. “Onlarda işçi ve usta eğitimi yapıyoruz,” dediğimde, memnun kalmadı ve “Neredeyse fabrikanın kendisi kadar yer kaplıyorlar. Fabrika mı, kurduk, okul mu açtık,” dedi. “Aynı anda dört yüz elli kişi eğitiyoruz, yani ihtiyacımızın iki misli,” dediğimde, kızdığını gördüm “Pahalı çalışan verimsiz bir fabrika kuruyoruz. Neden iki misli?” “Çünkü üç beş günlük basit işçilik eğitimlerine bile ayak uyduramayıp, bizi terk eden çok. Bu eğlenceli sayılacak küçük dersleri yadırgıyorlarsa, gece vardiyasına nasıl gelip gidecekler? Verimliliğin, disiplinin ve kontrollerin baskısına nasıl dayanacaklar?” dediğimde amcam “İşimiz zor,” deyip konuyu kapattı. Yöneticilerimden birkaçı, çiftçilerin, yılın yarısında boş oturduklarını, tembelliğe alıştıklarını ve bu yüzden fabrika hayatını beğenmediklerini ileri sürdü. Onlara sağlık sigortası ve emeklilik garantisi olmayan insanların korkularını anlattım ve fabrikanın verdiği bu hayat kurtarıcı imkanları tepmek için başka engellerin mevcut olması lazım, dedim. İnsan gruplarının davranışlarını, tembellik veya cahillik veya aptallık gibi aşağılayıcı düşüncelerle açıklayanların hep aldandıklarını gördüm. Nitekim Edirneliler fabrikayı başarıyla dünya standartlarında çalıştırdılar.

Geçen gün Edirne’den Ahmet Çîğîrdaşman Hudut gazetesini gönderince yarım yüzyıl önceki heyecanlarımı hatırladım. Okuyun, gazeteci İsmail Demiray yazmasını biliyor. Bezmenleri değil, Türkiye tarihini yaşayacaksınız. 

FABRİKA KIZI

Kör Rasim yağmurlu ve soğuk bir günün ardından ıslanmış ve üşümüş bir şekilde koca kısrağının çektiği talikasıyla hızlıca giriş yaptı köşedeki evine. Bağlıkta budama yaparken gözüne batan bir asma çubuğu nedeniyle sağ gözü hasar görmüş, o günden sonra adı Kör Rasim kalmıştı.

Karısı Kara Sebahat kapattığı dış kapının ardından kısrağı çözmekte olan adamına yardım etmek için sokuldu. Kısrağı ağıra doğru sürüklercesine çeken kocasının ardından endişeli gözlerle baktı bir süre Kara Sebahat. “Adam üşümüş belli, yağmur da hiç dinmedi mübarek sabahtan beri ya” diye söylendi.

Üşümüş ve morali bozuk kocasının durumu değildi onu asıl endişelendiren. Konuşulması gereken konu günlük sıradan bir şey olsa gece nasılsa bir ara adamının koynuna sokuluverir, evlendiği günden beri hayır nedir bilmeyen adamının gönlünü yaptıktan sonra sabah işe giden kocasına açıverirdi konuyu.

Bu sefer konu önemliydi inadına. Adamın da yumuşayacağı yoktu ama nasıl halletmeliyim bu kızın fabrika işini diye bir aydır kara kara düşünüyor bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Edirne’de yeni kurulan Mensucat Santral Fabrikası il’in her yerinden işçi aldığı gibi yaşadıkları Kıyık semtinden de özellikle gençleri işe alıyordu.

16’sına yeni basmıştı en büyük kızı Ömrüye Kara Sebahat’ın. 14’ünde ikincisi Hayriye, 11’inde üçüncüsü Şaziye hepsi kız. Adamı pes etmişte artık erkek çocuk aramaktan. Her gün sabah gün doğarken koştuğu talikasıyla ekmeğinin peşinde koşmasıyla gurur duyuyordu adamının. Bağlıkta iki dönüm bağlarının da katkılarıyla kızancıklarını bu yaşlara getirmişler, 17 senelik evlilikleri bu günlere gelmişti.

Mahallenin komşu kızları başlamıştı bile çalışmaya. Verdikleri aylık da bayağı iyi idi. Üstelikte hepsi sigortalıydı. Kendi kızı Ömrüye de fabrikaya gitmek için dünden razıydı da babası bir türlü razı gelmiyordu. “Neymiş efendim fabrikaya giden kızlar orospu olurmuş.”

“Doğru yoluna gidene bir şey olmaz” diye çok yalvarmış ama nuh diyor, peygamber demiyordu adamı. “Şişko Ayten’in bacaksız kızı bile işe alınmıştı da benim kızımın nesi eksik?” diye adamına kızmaya başlamıştı artık.

Kara Sebahat’ın aklına fabrikada yeni işe başlayan erkek kardeşi Yusuf geldi. Geçen yıl askerden gelen kardeşi baba mesleği olan tenekeciliği yapmamış, açılan fabrikaya lise mezunu olduğu için ambar memuru olarak işe başlamıştı. Eniştesi ile iyi anlaşırlardı. Zaten bu fabrika işini kızı için en çok isteyen kardeşiydi. Onların aklına bunu o sokmuştu.

O akşam kümesten kendi eliyle kestiği kart horozdan bir sini pomak kapaması yapan Kara Sebahat yemeğe kardeşi Yusuf’u da çağırmıştı. Tembihli olan Yusuf gelirken Kıyık’ta köşedeki bakkaldan bir buçuk kiloluk bir “Hitit” şarabı sardırmıştı gazete kağıdına, komşular görmesin diye.

İşten her zamanki gibi yorgun dönen Kör Rasim kara kısrağı talikadan çözmeye uğraşırken porda kapıdan süzülürcesine gelen kayınçosu Yusuf’u görünce yüzü gülüverdi. “Kayınçom boş gelmez, ya kısmet” diyerek ağzını şapırdattı.

Koca bir sini kapamanın yanında açtıkları “Hitit” şarabı yarıya indiğinde evin içinde inadına yanan saç sobanın verdiği rehavetle kafaları olmaya başlamıştı şarapçıların.

Ablasının göz işaretiyle konuya giriverdi kayınçosu;

“Enişte Ömrüye yeğenim için iş başvurusu yaptım, yarın onu işe götürüyorum, bilgin olsun. Dokumada tamamı kızların olduğu bölümde işe başlayacak.”

Kanı beynine çıkıverdi Kör Rasim’in. Kıpkırmızı olmuştu anında. “Bak kayınço kalbini kırmak istemem, bir daha açma bu konuyu. Kahvelerde neler konuşuyor millet bir bilsen?”

Yusuf ümitsiz bir şekilde sofrayı kaldırmak için gelen ablasına doğru bir bakışla ayağa kalkarak; “Bu konuyu bir daha konuşun kendi aranızda” diyerek iki sokak ilerideki anasının evine doğru yola koyuldu.

Kemal Köyü  (Edirne)

Kara Sebahat düşünceleri ve kocasının içtiği şarap nedeniyle üst perdeden horlaması nedeniyle sabaha kadar yatağında döndü durdu. Ama bir karara da varmıştı, uygulayacaktı.

Ertesi gün akşam eve gelen adamına daha koca kısrağı çözmeden yanına giderek seslendi;

“Bak adam 17 senedir önünden geçmedim. Hiçbir kararına karşı çıkmadım. Üç tane kız evladımız var, büyümekteler. Yokluk nedeniyle büyüğü okutamadık, diğerleri de okuyamayacak böyle giderse. Yarın Ömrüye’ye izin vermezsen işe gitmesine, ben gidiyorum fabrikaya işe girmek için bilesin.”

Ertesi sabah evin büyük kızı Ömrüye sabah erkenden Yusuf dayısıyla birlikte Kıyık’ta fabrika otobüslerine doğru giderken ahırdan koca kısrağı çıkarmaya çalışan Kör Rasim büyük kızının fabrikaya gitmesine içten içe kızsa da karısı Kara Sebahat’ının evinde onu bekleyecek olmasına bir o kadar sevinmişti.

Rengin ve Halil dans ederken

Deniyor ki “Bu virüs salgını yüzünden evlerimize tıkıldık, yalnızlığa mahkûm edildik.” Tıkıldık doğru ama yalnızlık doğru değil. Bence aksine televizyon ve akıllı telefon yüzünden/sayesinde yalnız kalmak zorlaştı. Şikâyet etme âdeti bütün dünyada çok yaygındır: Rahatlatıcı bir tarafı olmalı. Şikâyet edince, düşünmek gibi gerçekten yorucu bir işleme katlanmadan, kabahati başkasına atıyoruz ve bu sayede ferahlıyoruz galiba. Olabilir mi? Eve kapanmaktan çok memnun olan birkaç tanıdığım var. Daha az rahatsız edildiklerini söylüyor. Kendilerine yetiyorlar demek. Ben de onlar gibi düşünenlerdenim: İnternet sayesinde her şeye ve herkese ve üstelik istediğim anda ulaşabiliyorum. 

Hayatım boyu hep arkadaş canlısıydım. Onlarla bir araya gelip gülmeyi çok severdim. Küçükken oyunlarına beni almak istemeyen çocuklar olunca bayağı üzülürdüm. Neyim beğenilmiyor, ben neden sevilmiyorum gibi karanlık duygular beni hırpalardı. Herhalde vazgeçilmez bir değer olduğuma inanıyordum. Bensiz de gayet güzel yaşanabileceğini anladığımda elli yaşımı geçmiştim. Yani “bu dünyada kimsenin” beni sevmek zorunda olmadığı gerçeğini kabullenmem yarım yüzyıl sürmüştü. 

Şaşırtıcı olan “kimsenin” kelimesini kullanmış olmam. “Nasıl olur? Örneğin, babanın seni sevmemesi mümkün mü? Hele annenin?” diye bana sorulabilir, değil mi? “Kimse” sözüne “İlkokuldan sınıf arkadaşım var, aynı sırayı paylaştık.” veya “Askerlik arkadaşlarım var, aynı dağdaki sınır karakolunda teröristlerle dövüştük,” diye itiraz edilecektir. Öfkelenenler “Annenle babanın seni sevmemesi mümkünse o zaman sen de çocuklarını sevmeyebilirsin, öyle mi?” diye bana sorabilirler. Kardeş sevgisinden bahseden olmayacaktır diye tahmin ediyorum. Âdem ile Havva’nın oğlu Kabil kardeşi Habil’i öldüreli beri bu konu kapanmış görünüyor. Aynı virüsün iki varyantı olan kıskançlık ve haset arkadaşlığı bozan birçok sebebin başında gelir. Bazılarımız bu virüse karşı dayanıklıyızdır ama çoğumuz değilizdir: Annemle Zübeyde teyzem bu dünyada kıskançlığın varlığını bilmeden yaşadılar ama babam ağabeyini hastalık derecesinde kıskandı. 

Dostluk nedir? Arkadaşlığın güvenilir olanıdır. Güvenilirlik nasıl ölçülür? Ben mühendisim, her şeyi hatta duyguları bile ölçmekten kendimi alamam. Bence eğer biri senin çıkarını kendi çıkarının önüne koyabiliyorsa o senin dostundur. Ne kadar basit değil mi? Bu hesabı doğru bulduysanız şimdi kaç adet dostunuz var, saymaya başlayabilirsiniz.

Sonuçta demek istediğim şu ki kendinizle baş başa kaldığınızda kendinizden sıkılmıyorsanız, eve tıkılmak bir lütuf bile olabilir. Görmemeyi tercih ettiğiniz kişiler tarafından rahatsız edilmezsiniz ve böylece daha iyi yaşarsınız. İşte bu dünyanın en büyük lüksüdür çünkü normal hayatta, ekmek parası kazanmak için ve düşman edinmemek için dünya kadar istemediğiniz insanla zaman geçirmek zorundasınız. Şimdi virüs mazeretiyle sadece dostlarımızla yani sevdiklerimizle görüşme imkânımız var. Büyük lüks! Şikâyeti bırakalım, tadını çıkaralım!

Rengin ve Halil dans ederken

Sevgili Okuyucum,

Bu hayatta her şey ciddi değil, canım! Bunca ciddi laftan sonra, sizin gibi ben de kendimden sıkılıyorum. Kendimden bir hikâye anlatayım da gülelim biraz. Dostluk deyince aklımıza sevgi gelir tabii. Sevgi deyince de içimizde bir şeyler “Aşk, aşk!” diye tepinmeye başlar, hatırlayın! Gençliğimde bir kız bana “Seni seviyorum!” dediği zaman, ben de “Şampanyayı da seviyorsun, değil mi?” diye soruya soruyla cevap verirdim. Genellikle evet derdi. Beni şampanyayı sevdiği gibi seviyorsa bu “Halilciğim, şampanya kadar değerlisin ve onun gibi hayatıma güzellik ve lezzet katıyorsun.” demekti. Şampanyaya benzetilmek bir övgüdür ama aynı zamanda da bir ölüm fermanıdır çünkü verdiği mutluluk için şampanyaya karşı bir sorumluluk duymamaktadır, kızımız. Bu da demektir ki şampanya bittikten sonra boş şişe nasıl çöpe atılacaksa beni de aynı son beklemektedir. İnsan boş şişeyle aynı sonu paylaşacağına biraz öfkelenebilir tabii ama ben yine de şampanyayla kıyaslama testini ilişkinin başındayken uygulamanızı tavsiye ederim. Aşka daha başlarken sonunu kestirebilmek üzücü olabileceği kadar da yararlı bir bilgidir. Falcıya vereceğimiz parayı şampanyaya harcayalım, derim ve neşeli günler dilerim.

Kemal Köyü  (Edirne)

Bu virüs salgınının en büyük zararı ne oldu diye bazen düşünürüm. Zarar dediğim para değil, acı! Birçok zararı var da en büyük acıyı veren ne? Akla ilk gelen ölüm tabii. Kolay cevap budur ama gerçekten öyle midir? Bence işsiz kalmanın acıları daha ağırdır. “Acıları” dedim, dikkat! Ölüm ikinci sıradadır çünkü tesellilerimiz binlerce yıldır dilimizin ucunda hazır beklemektedirler. Örneğin “Giden, zaten gidecekti. Yolculuğunu erkene almış oldu.” deriz.  Çağımızda ölümün işkencesi de yok artık: Ağrı kesiciler sayesinde güzel rüyalar görerek uğurlanıyoruz. Arkada bıraktıklarımızın kalbinde de ne ektiysek o yeşeriyor. Gayet basit ve gayet adil!

İşini kaybetmek hayatını kaybetmekten kötü olabilir mi? Rakamlar “Olur.” diyor. Salgın sırasında evden çıkıp işe giderken yolda ve iş yerinde virüsü kapanlar, topluca eğlenirken yakalananlardan fazla. Bu namussuz virüsün tam anlamıyla temizlenemeyeceğini bilmesine rağmen minibüse binen işçi, Azrail’in kucağına oturduğunu fark etmez mi? Eder tabii ama işini kaybetmek onu ölümden daha çok korkutur. Ölen bir kere ölür ama iş arayan evine eli boş döndüğü her akşam tekrar ölür.

Kemal Köyü (Edirne)

Çocukluğumdan itibaren hep dedelerimin kurduğu Mensucat Santral Fabrikasıyla iç içe yaşadım. Mühendis olunca da bürolarda değil, makinelerin arasında, önce beni yetiştiren, sonra da benim yetiştirdiğim ustalarla çalıştım. O dünyayı iyi tanırım: İşini kaybetme korkusunu çalışanlarımda çok gördüm: Kimisinin eli titremeye başlar, kimisinin yüzünden kan çekilir, kimisinin bakışları donuklaşır. En çok bu sonuncuların uzaklara bakması beni etkilerdi: O artık benimle değildir; eve gitmiş karısına, annesine, çocuklarına ne anlatacağını düşünmeye başlamıştır bile. Benim ise korkunca ağzım açılıp çenem sarkıyormuş. Bir akşam kendimi televizyonda gördüm. Yargıç bana 25 yıl hapis cezasıyla yargılandığımı anlatıyordu. Beyin felci böyle bir şey olmalı. Donuk bakışlarımı görünce, “Anladınız mı?” diye sormak zorunda kaldı. Sonunda da öyle dikilip kalınca “Otursanıza!” demek zorunda kaldı. İnsan kendi beyin ölümünü seyredebilir mi? Ben şanslıyım, bunu yaşadım. İnsanı da hayatı da anlamak için önce korkuyu anlamak lazım. Anlamak için ben korkuyu çok inceledim. Görünenin arkasına bakmayı becerirseniz  korkuyu mutlaka görürsünüz. Mutlaka diyorum çünkü korku her yerdedir, bakmasını bilmek yeter.  

Yargıcı dinlerken ağzımı kapayamamış olduğumu akşam haberlerinde benimle birlikte bütün Türkiye gördü: Oturduğum bankla yargıcın kürsüsü; arasındaki yer yirmi otuz gazeteci, fotoğrafçı ve televizyoncuyla tıka basa dolmuştu. O zamanlar medya devletten daha güçlüydü: Yargı magazindi.

Evine ekmek parası getiremeyen insanın karşılaşacağı acılar korkunçtur. Birer birer her şeyini kaybettiğini görür. İtibarı çabuk sıfırlanır ve saygısızlıklara göğüs germek zorunda kalır. Sevenlerinin sevgisi peyderpey erir ve yerini ya öfkeleri ya merhametleri alır. Son savunduğu kale şerefidir. O mücadelede artık yanında kimse kalmamıştır. İnançlıysa karanlıkta bir elin uzandığını görür. Allah düşene mutlaka kendini hissettirir.  

19 yaşında…

Dün birisi “Bizim millet kitap okumayı sevmiyor.” dedi.

“Kitaplarım az satılıyor olabilir ama alanlar mutlaka sonuna kadar okuyorlar.” dedim.

Biraz düşündükten sonra “O zaman yazdığınız beğeniliyor ama ambalajınız itici.”

Roman yazıyorum; 300 sayfa kitaptan başka hiçbir yere sığmaz.

Öyleyse roman yazma. Gazeteyi okumuyor dünya, senin 300 sayfanla mı güreşecek?

Güreşecek dedi. Sevişecek demedi. Kitap yani zevk değil eziyet mi? Ben okumadan ve yazmadan duramam ki! 

İlle de yazmak zorundaysan internette BLOG diye bir icat var, orada birkaç satır yazabilirsin. Yazı dünyasının son kalesidir, Blog’un kıymetini bil.” dedi.

İlk bloğumun açılışını hangi konuyla yapayım derken “Bizim millet kitap okumayı sevmiyor.” sözünden devam edeyim. Doğrudur, sevmiyoruz. Zorla değil ya! Matbaa Osmanlı’ya geç gelmiş diyorlar. Yanlış: Hiç gelmemiş! 3. Ahmet emretmiş de kurulmuş ve on bir kitap basıp kapanmış. Okumak nasıl bir eziyet olmalı ki padişahın kızmasını göğüslemeye razı olmuşlar. Padişahın okutamadığını ben mi okutacağım? Fazla kibir olur.

Okumayı sevmiyoruz işte. Öyleyse sevmek ve sevmemekten bahsedelim. Gün içinde en çok kullandığımız kelimelerdendir. Yine dün bir esnaf “Bu devleti niye seviyorsun, Halil Abi?” dedi. Devlet diyordu ama hükümeti kastediyordu.

“Sevmediğin bir partiyse de mi?”

“Siyasette sevip sevmemek yoktur, çıkarlar vardır.” dedim.

1990’ların başında Alman Başbakanı Helmut Kohl gelmişti ve İstanbul’un bazı önemli kişilerinin arasında beni de bir kahvaltı toplantısına çağırmıştı. Bir gazeteci Alman Başbakanına “Siz vatanınızı çok sever misiniz?” diye sordu. Adamın yüzünü göremedim ama cevabı geciktiğinden, şaşırdığını anladım. Sonra gülerek “Ben sadece karımı severim, vatanıma ise hizmet ederim.” dedi.  

Sevmek mi, sevilmek mi daha önemlidir, karar veremedim. On dokuz yaşımdayken ilk aşkıma “Seni seviyorum.” dediğim o anı hatırlıyorum: Ben çok heyecanlıydım ama o gülerek “Beni herkes sever, ben seni seviyor muyum, sen ona bak.” dedi. Bir gün dostum Çetin Altan’la Belgrad Ormanlarına yürüyüşe gitmiştik. Çetin her yerde sohbet edecek birini bulurdu. O gün de bir polisle konuştu. Bir aralık adam “Ben Allah’ı çok severim.” dedi. Benimki “Senin onu sevmenin bir önemi yok, Allah seni seviyor mu ona bak.” dedi. İlk sevgilimin aynı cevabı verdiğini anlattım ve çok güldük. Rahmetliyi bazen arıyorum. Benden daha zeki olanların arkadaşlığını çok severim ama benim onları sevmem kadar onların da beni sevmesi önemli, değil mi? 

“Yeheheta bre!”

Nâra tren vagonunun içinde çınladı.

“Üç Arnavut, nâra atarak İngiliz siperlerine doğru koştular. Biz üç Erzurumlu onların hemen sağında ve bir adım arkalarındaydık. Makineli tüfek taka taka taka, diye tükürür gibi bize ateş ediyordu. En soldaki iki Arnavut’un kafalarının ikiye bölündüğünü gördüm. Beyin ve kafatası parçaları uçuştu. Kanlı parçalar üzerimize sıçradı. İlginçtir, kan kokusu barut kokusunu bastırdı. Üçüncü Arnavut ve biz makineli tüfeğin yuvasına ulaştık ve süngülerimiz önde sipere balıklama daldık. Şansımıza sadece dört İngiliz vardı ve her birimiz birini şişledik. Eğer bir beşinci olsaydı, bizim süngülerimiz köküne kadar düşmanların bedenine saplanmışken, dördümüzü rahat rahat vururdu. Kader işte! Dışarıda savaş devam ediyordu ama bizim makineli tüfek susmuştu.

Dördüncü Arnavut sağlamdı. Ne var ki bir kurşun yüzünü sıyırmış ve yanağını yırtmıştı. Kan kaybediyordu. Yarasına pansuman benzeri bir şey yaparak kanı durdurduk. Sonra siperde oturup İngilizlerin güzel sigaralarından birer tane içtik. Paketlerin üstünde gururla Türk Tütünü yazılmıştı. Arnavut yarası yüzünden içemediğine çok kızdı. Epey kan kaybetmişti ama iki koluna girerek onu karargâha kadar yürütebildik.”

“Nerede şimdi?” diye sordum.

Yanı başımda boğuk bir ses “Son Arnavut burada, komutanım,” dedi. Arnavut, boynunu ve çenesini yünlü bir atkıyla sarmıştı. Atkıyı indirdi. Yanağında karanlık bir delik vardı ve o delikten bembeyaz dişleri görünü- yordu. “Doktor, ‘Bunu düzgün tamir etmek üç saatimi alır. Kıçından deri alıp oraya yama yapmalıyım. Kızları korkutan bu görüntüden seni kurtarmam için de biraz estetik çalışırsam, en az beş saat sürer. Bu kadar uzun zamanda çok can kurtarırım.’ dedi ve beni kovdu.”

Erzurumlu Halit, Şakir Çavuş ve Ali Metin arasında en konuşkanı Ali’ydi. “Doktor, ‘Yabir desavaşbitmeden şehit düşersen emeğim boşa gitmiş olacak,’ demiş. ‘Cesedinin daha yakışıklı olması için mi çalışmış olacağım yani’, diye ekleyip bir de kahkaha atmış.”

Dördü birden güldüler. Arnavut, “Doktor, ‘savaş bittiğinde ikimiz de hayattaysak, çok güzel bir tamirat yapacağım.’ diye söz verdi,”dedi ve atkısını sıkı sıkı sardı.

“Doktor son olarak, içine soğuk havayı hiç çekmemesini, boğazını üşütmesinin ölümcül olabileceğini hatırlatınca, çok eğlendik: Elinde süngüyle mitralyöz yuvalarına saldırmak zorunda olan bir askere soğuk al- mamaya dikkat etmesini tavsiye etmesi bütün taburu güldürdü,” diye devam etti Arnavut. Arnavut da çavuşmuş, hemde sıhhiye çavuşu. “Sivil hayatta hastanede mi çalıştın?” diye sordum.

“Bombalarla dağılan vücut parçalarını birleştirip sahiplerinin kim olduğunu tespit etmekteki başarım bu özel yeteneğimi ortaya çıkardı, efendim,” dedi Arnavut.

Buna gülmediler.

Bizi Filistin Cephesi’nden İstanbul’a götüren trenin pencerelerinin yarısı yoktu.

Suriye vagonunun içinde buz gibi rüzgârlar esiyordu. Dört arkadaş hep neşeliydiler, hiç şikâyet ettiklerini görmedim. Cepheden dönenler ya hayatta kaldıklarına sevinip çocukça eğleniyorlar veya öyle derin bir sarsıntı geçiriyorlar ki hayatta kalmak onları büyük bir bunalıma sürükleyebiliyor. Savaşa beş yıldan fazla dayananlar ölümü umursamaz oluyorlar. Başka neyi umursamadıkları kişiliğe göre değişiyor. Ahlak, aile, nefret, Allah, sevgi, para, mutluluk, her şeyin değeri değişiyor. Hangisi- ninki artıyor, hangisininki azalıyor, soru bu.

Ali, konuşmaya kaldığı yerden devam etti. “Son Arnavut diye isim taktık ona. Yavrumuz gibi bakıyoruz. Arnavutlar sayesinde hayatta olduğumuzu düşünüyoruz. ‘Yeheheta bre!’ diye nâra atıp makineli tüfekçinin dikkatini üstlerine çekmemiş olsaydılar, belki adam bizim taraftan taramaya başlayacaktı ve Halit’le Şakir ölecek ve ben yanağından delinen olacaktım.”

“Nâra atmak, düşmanı korkutmak için çok faydalı- dır.” diyerek, Ali’nin ağzından lafı aldı Halit.

Şakir Çavuş tamamladı. “Veya kendi korkumuzu yenmek için,”

Ali dudak kıvırdı, sorgulayan gözlerle Şakir Çavuş’a baktı. “Yani biz korktuğumuz için mi nâra atıyoruz?”

“Korkmayan mı var? Hepimiz sakat kalmaktan korkuyoruz.” diye tamamladı Halit.

Son noktayı her zamanki gibi Ali koydu. “Hepimiz korkarız ama cesaretimizle korkumuzu alt ederiz. Cesur olmak korkmamak değil, korkuyu yenebilmektir, değil mi? Dersimi iyi ezberlemiş miyim?”

Gene güldüler.

Kim bilir kaç yıldır savaşıyorlardı? Hayatta kaldıkları her gün bayramdı.

Ölümden ne kadar rahat bahsediyorlar. Korktuklarını saklamıyorlar ama umursamıyorlar da. Korkularıyla dostça birlikte yaşıyorlar. Onu cesaretleriyle değil, alışkanlık hâline getirerek yenmişler. Korkuya alışmak, işte en büyük zafer!

İstanbul’a yaklaşırken lokomotifin kömürü bitti. Bir dere kenarında durup ne kadar kavak ağacı varsa kestik. Beş adet bodur meyve ağacı da vardı. Koca kavakların yanında küçücüktüler. Fazla yakacak odun çıkmaz, diye onlara kıyamazlar, diye umut ettim ama aldanmışım. Bizi İstanbul’a kadar götürebilmek için küçüklerin de yakılması şartmış. Ağaçlara karşı tuhaf bir zaafım var. Bizim vagonun yarısında ahşap banklar yok. Belli ki bir yolculukta kömür bitince ve ağaç da bulamayınca bankları yakmışlar. Ahşap evleri bile söküp yaktıklarına göre meyve ağacını savunmak zor.

Askerler yerde oturup yerde yatıyorlar. Geceleri inleyenler ve rüyalarında çığlık atanlar çok. Hepsi benim üç Erzurumlu ve Son Arnavut gibi neşeli değil tabii.

Şakir düşünceli. Bir şey soracak ama tereddüt ediyor. “Paşam, ben en başından beri cephedeyim. Yemen’in, Kanal’ın, Mekke’nin, Kudüs’ün, Bağdat’ın, Şam’ın, hepsinin kaybedilişini yaşadım. En son sizinle Musul’da dövüştük ve biliyorsunuz ateşkes imzalandığında Musul bizdeydi. Düşmanı sokmadık oraya. Bu berbat savaşta ilk kez dökülen kanımız bir işe yaramış oldu.”

Ne soracağını tahmin edebiliyordum. Eyvah, dedim ve kalbim sıkışarak bekledim. “Paşam, öğrendiğime göre, ateşkes imzalandığında, herkes o anda bulunduğu yerde kalıyormuş. Orası artık kendi malı sayılırmış. Kural buymuş. Doğru mu biliyorum, efendim?” Başımı salladım ve Şakir devam etti “Ama duydum ki İngiliz, Fransız ve İtalyan devletleri attıkları imzaya rağmen ordularını yürütmüşler ve Musul’u almışlar. Hatta denizden İskenderun’a da çıkarak Anadolu’yu işgale başlamışlar?”

Kanımın yüzüme hücum ettiğini hissettim. Çocukken yanaklarım kızarınca, annemin başımı okşayıp ‘Utangaçtır, benim Mustafa’m!’ dediğini hatırladım. Gözler bana dikilmiş, heyecanla cevabım bekleniyordu.

“Evet, evet, o topraklar farklı çünkü sahipleri Arap değil, Türkmen. Tabii ki oraları geri almalıyız ama son kalan çocuklarımızın kanıyla değil. Onlara ilerde çok ihtiyacımız olacak,” dedim.

Başlarını salladılar; cevabım onları rahatlattı ama beni hiç tatmin etmedi. Kan dökmeden nasıl toprak alınır ki? Bu mümkün müdür? Tarihte böyle bir yöntem henüz icat edilmedi ki. Kendimi mi aldatıyorum?

Haydarpaşa Garı’ndan çıkıp dostlarımı çorba içmeye götürdüm: Kaynar bir mercimek çorbası ve fırından yeni çıkmış taze ekmek. Aylar sonra ilk kez! Mutluluk bu olmalıydı: Sıcak çorba ve taze ekmek. Kimse konuşarak bu kutlamanın tadını kaçırmak istemedi. Sessizce bitirip yüksek sesle şükrettik.

Sessizliği bozan bendim ve Halit’i emir eri olarak yanıma alacağımı söyledim. Onun Akaretler’deki evimizde anneme ve kardeşim Makbule’ye iyi uyum sağlayabilecek filozof bir genç olduğuna karar verdim. Ardından Ali, herkesin ne yapacağı hakkında bana ayrıntılı bilgi verdi. İmkânı olsaydı iyi bir subay olurdu. Ama savaş dediğin nedir ki? Sadece imkânsızlıklardan oluşan bir kaderler yumağı! Son Arnavut ise doktorunu arayacağını söyledi. “Hayattaysa, söz verdiği estetik ameliyatı yapsın ve beni kızları korkutmayacak bir surata kavuştursun! Sözünü tutmalı, değil mi ya?” dedi. Evlenebilmek istiyor. Belki bir aşk izdivacı hayal ediyordur. Atkının arkasından gelen sesinde heyecan seziyorum.

Düşman Musul’a ve İskenderun’a girerek ateşkesi bozduğuna göre, savaş devam edecekti. Böyle olunca ordu terhis edilmeyecekti ve biz de birbirimize mutlaka tekrar rastlayacaktık. Ama muhtemelen bir daha dör- dümüz bir araya gelemeyecektik. Oraya buraya savrulacaktık. Cephede her sabah yaptığımızı tekrarladık: Ne olur ne olmaz diye, helalleştik ve her birimiz ayrı yönde yürüdük. Ben Avrupa yakasına geçmek için bir mavna beklemeye koyuldum.

Bugün 13 Kasım. Belli ki yeni bir hayata başlamak üzereyiz.

Bu savaşta buralara Doğu Cephesi deniyor. Alman müttefiklerimiz bize ‘İngilizleri yorma’ görevini verdiler. Ölerek yormak tabii ki… Esas savaş Batı Cephesi’nde yani Avrupa’da. Orada Almanların karşısında İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar var. Aslında İtalyanlar Caporetto’da yok oldular: Avusturyalıların iki yıldır yenemediği bir milyon kişilik İtalyan ordusunu, yardıma gelen Alman Birliği üç günde dağıttı: Üçte biri öldü, üçte biri esir düştü ve üçte biri firar etti. İtalyanların orduları yok ama konuşma hakları var.

Temmuzda, son altı ayda 900bin asker kaybeden Almanlar Marne Cephesi’nden geri çekilmek zorunda kaldılar. Ayda 250bin taze Amerikan askeriyle ellerinde son kalan, morali bozuk, yarı aç yaşlı ve çocuk askerle başa çıkmaları mümkün değildi. Bu dehşet verici kayıplara rağmen Ekim ayına kadar dağılmadan savaştılar. Müthiş bir disiplin! 3 Ekim’de Washington’da ateşkes müracaatı yaptılar. Biz de ertesi gün teslim olduk!

Mareşal Hindenburg ve General Ludendorf gibi savaşçı askerlerin yönettiği bu imparatorluktan böyle bir karar erken çıkmış sayılır. Berlin’de Parlamentoda ve bütün ülkede şiddetli tartışmalar oldu. Neredeyse bir ‘ölümüne direnme’ kararı çıkacaktı. Gelişmeleri heyecanla izledim. Nitekim Ludendorf ateşkes müracaatından birkaç gün sonra anlaşma şartlarını beğenmeyerek savaşmaya devam etme gereğini savundu ‘Bu duruma düşmemizin sebebi ordumuz değil, sivil politikacılardır,’ dedi ve ‘Dolchstoss’ teorisiyle, özellikle Alman Komünistleri tarafından ülkenin sırtından bıçaklandığını ileri sürdü. Gelişmeleri bütün dünya nefesini tutarak izledi.

Ben hem Almanya’yı hem dünyayı değerlendirmeye çalışıyorum. Biz Mondros’ta imzayı attığımızda Batı’da müzakereler sürüyordu ve nasıl Ludendorf savaşa devam etmek istediyse, karşı taraf da Almanlar için ‘Hazır bu Hunlara diz çöktürmüşken, hepsini temizleyelim,’ diyen çoktu. Bütün Avrupa Alman saldırganlığından bezmiş- ti. Yaygın bir iddiaya göre on beş yüzyıl önce Avrupa’yı talan eden ve Roma İmparatorluğu’nu yıkan Attila’nın vahşi Hunları ikiye bölünmüştü. Yağmadan sonra ga- nimetlerini alıp geri dönenler: Onlara Türk deniyordu. Kuzey Avrupa’da yerleşip kalanlara da bildiğimiz Almanlardı işte.

Askeri bir Prusyalı yönetime rağmen, diktatörce bir karar çıkmadı, parlamento demokratik yöntemlerle savaşa devam etmemeyi seçti. Takdir ettim. Onlar ‘sonuna kadar dövüşme’ kararı almış olsalardı, Avrupa diye bir şey kalmazdı; her taraf yıkıntı ve kül olurdu. O zaman biz de kanımızın son damlasına kadar, örneğin Çanakkale’deki gibi dövüşmek zorunda kalırdık.

Bağımsız bir devlet değiliz ki; yönetim Almanların elinde. Onlara bağlı olduğumuza göre, birlikte dağılırdık. Yunanlar, Ermeniler ve Kürtler tek tek değil, topluca İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlarla birlikte Anadolu’ya ve İstanbul’a girerlerdi. O zaman biz de Almanlar gibi çocuklarımız ve kadınlarımızla “sonuna kadar dövü meye” devam etmek zorunda kalırdık. Son Türk yere düşünce de bu uzun kavga bitmiş olurdu. Türk ırkından insan arayan antropologlar da Azerbaycan üzerinden Orta Asya’ya yolculuk yapmak zorunda kalırlardı. Arkeologlar ise, kazılarda Hititler gibi, bizden de kaybolmuş uygarlıklar olarak bahsedeceklerdi.

Neyse ki ateşkes oldu ve savaş devam edeceğe benziyor. Hayırlısıyla!

Trenden inince hemen İstanbul Boğazı’nı inceledim. Beklediğim bir görüntüydü ama buna rağmen irkildim. Her zaman masmavi akan sular şimdi koyu bir griydi. Demir atmış siyah renkli düşman gemileri o kadar çoktu ki gölgelerinde kalan deniz ışık görmüyor ve karanlıkta kalıyordu. En büyük zırhlı Dolmabahçe Sarayı’nın tam önünde demirliydi. Gemi akıntıyla yön değiştirdikçe, topların karanlık ağzı Dolmabahçe, Yıldız ve Çırağan Sarayları arasında gidip geliyordu.

İki hafta önce Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayınca, vaktiyle geçemedikleri Çanakkale Boğazı’ndan hemen Başkent İstanbul’a yerleşmişlerdi. Ben gelmekte geciktim çünkü Adana’da duraklayıp, düşmanın İskenderun’a asker çıkarmasını önlemek için uğraştım. ‘Güç bende, istediğimi yaparım!’ anlayışındaydılar. Ben de hem bizim hükümete hem düşman gemi komutanlarına, karaya çıkmaya yeltendikleri takdirde ateş edeceğimi bildirdim. Yenilmiş bir ordunun da dövüşmeye devam edeceğine inanmaları zaman aldı.

Fransızlar bizim Güneydoğu illerimizde hemen Ermenileri silahlandırmaya başladılar. Hem de Fransız üniforması giydirerek bunu yapıyorlar. Hazırlıklı gelmişler. İngilizler de Yüzbaşı Noel’i Kürt aşiret reisleriyle konuşmaya gönderdiler. Kürt isyanının parasını da silahlarını da hazırlanmışlar. Ermeniler hemen asker sivil ayırt etmeden saldırıya geçtiler bile. Kürtler ise Müslüman Türklere karşı Hristiyan İngilizlerle birlik olma fikrini çok ters buluyorlar. Şimdilik.

Yaverim Cevat Abbas “Hepsinin gemileri burada: İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve Amerikan!” derken, öfkeyle anlamadığım bir şeyler mırıldandı.

“Üzülme, geldikleri gibi giderler.” dedim. Anlamadı.

“Barış anlaşması yapıp istediklerini verdiğimiz için mi, yoksa savaşarak onları kovduğumuz için mi gidecekler?”

Sual doğruydu: Ya düşmanın her istediğini verecektik ve öyle gideceklerdi veya vermeyecektik ve dövüşecektik. İstediklerinin canımızı ne kadar yakacağına bağlı! Kimin canı? Herkesin canı aynı yanmaz ki. Bana ağır gelen padişahı etkilemeyebilir. İzmirlinin kabul etmeyeceği İstanbullunun umurunda olmayabilir. Yaverim çok gergin. Yüzünü dikkatle inceliyorum.

“Gerekirse tekrar savaşırız, değil mi komutanım?” “Tabii. Biz bin yıl önce buraları dövüşerek aldığımıza göre, onlar da bizden dövüşerek almak zorundalar.”

“İyi de komutanım, geldikleri gibi giderler, sözünüzü anlamadım. Dört yıl süren dünya savaşının sonunda geldiklerine göre, gitmeleri de dört yıl mı sürecek, yani?”

“Hayır, bence yüz yıl sürer.”

Sevgili Cevat Abbas! Yüzü çocukça bir ifade aldı. Dört yıl daha savaşmayı umursamamıştı ama yüz yılı fazla bulmuştu “Yanlış anlamayın, komutanım, süreyi uzun bulduğuma değil, işin sonunu göremeyeceğime üzüldüm,” dedi ve gözlerini bana dikerek açıklamamı bekledi.

“Yüz yıldır buradalar. Esas işgali bütün Osmanlı’ya yayılmış olan misyoner okulları sayesinde gerçekleştirdiler, dostum. Savaş öncesi sayımına göre, Yabancıların 1400 küsur ilkokulu, kırk küsur lisesi ve on kadar yüksek kokulu var. Çoğu Amerikalı Evangelistlerin. Her yerdeler. 4000 adet Rum ve Ermeni Okulu da ayrıca mevcut.”

Şaşkınlığı geçmemişti “Esas hâkimiyet silahla toprakları değil, bilim öğreten okullarla beyinleri ele geçirerek sağlanır. Protestan papazların önderliğinde Hristiyanların bizi fethi sessizce sürüyor.”

Şimdi anlamıştı.

“Mecbur kaldık. Çaresizdik, onun için göz yumduk değil mi, komutanım?”

“Başkalarından daha geç harekete geçmiş olmak bir mazeret değil, bir kabahattir.”

Anlamadı.

“O zaman da geride kalmış olmanın bir bedeli ödenir tabii: Gecikmenin cezası, çaresiz ve aciz duruma düşmektir!” Kendimiz bilgiyi üretemeyince, ancak düşmanı evimize alarak ondaki bilime ortak olabildik. Çocuklarımızı ilkokuldan itibaren onlara teslim edince, yalnız beyinlerine değil kalplerine bile yerleştiler. Esas tehlikeli olanlar işgalci savaş gemileri değil, kendini bize sevdiren düşmanlardır.”

Annem beni görünce, sarılıp mutlu olduğunu söylüyor. O hep sabun kokar. Bütün gün ev işlerinde çalışır ve akşam yine ondan bir sabun kokusu yayılır. Nasıl yapıyor acaba, saçlarının içine sabun mu saklıyor?

Bu dünyada en çok onu seviyorum. Bu rahatlamış hâlini görünce seviniyorum. Ben mutlu değilim ama. Nasıl olabilirim ki? Yıllardır savaşıyorum, savaşıyoruz. Zaten hayatımda hiç mutlu oldum mu, onu da bilmiyorum.

Çocukluğum güzel geçti ama mutlu oldum mu? Annemin mutluluk diye adlandırdığı ruh hâlini yaşadığımı hatırlamıyorum. Çok güldüm, çok eğlendim ama hep gergindim. Gergindim çünkü hep başka bir hayat isti- yordum. Bugün de öyle değil mi? Anneme sarılıyorum, onun mutluluktan akan gözyaşlarının yanağımdan boynuma doğru aktığını hissediyorum ama benim aklım düşman gemilerinde. Annemi seviyorum ama onu pek özlemiyorum; daha çok babamın eksikliğini hissediyorum. Hayat beni sıkıştırınca ‘Yanımda olsa da ona danışsam,’ mı diyorum acaba? Ben küçükken öldüğü için olsa gerek, onu düşününce hep kendimi bir çocuk gibi hissediyorum.

Dünyada mutluluk var mı, var! Yaşayan kanıtı kollarımda… Belki bir gün ben de tadarım. Bir gün kızım olursa, adı Zübeyde olacak.

“Hani bu savaş çabuk bitecekti? Almanlar, İngilizler, Enver Paşa, İttihat Terakkiciler herkes öyle demiyor muydu, oğlum?”

“Bunu iddia edenler öldü, anne. Hatırlıyor musun, Fransızların kurşunlarının yumuşacık olduğunu anlatıyorlardı. Kurşunları Alman askerlerini öldüreceklerine, gıdıklıyorlarmış, öyle diyorlardı.”

Kız kardeşim Makbule “Almanlar gıdıklanınca gülmekten mi, ölüyorlardı, yani?” diyerek şakaya katıldı.

Ne yazık ki anneciğim gülmesini bilmez. Onun için her şey ciddidir. Haklı olabilir mi? Gerçekten hayatta her şey ciddi midir?

Savaşın çabucak biteceğini iddia eden hayalciler ya öldüler ya kaçtılar. Başlarında Enver Paşa olmak üzere, bir Alman savaş gemisine binip kayboldular. Koca imparatorluk yok oldu ve insanlar sefalet içinde mahvoluyorlar şimdi. Bizi bu savaşa Enver’in gerçekçi olmayan hayalleri soktu.

Ona yıllarca karşı koydum. Bu savaşa katılmamız yanlıştı. Almanların kazanacağını düşünmek de büyük bir hesap hatasıydı. Bunları sık sık tekrarladığım için beni olmayacak görevlere atayıp uzaklara gönderdi hep: Mevcut olmayan bir ordu birliğine bile komutan oldum. Sofya’ya askeri ataşe olarak gönderildim. Benim gibi Bolayır’da düşmanı durdurabilmiş ve Anafartalar’da Çanakkale Savaşını zaferle sonlandırmış bir askere veri- lecek daha yararlı görevler yok muydu? Vatanını sevmediğinden mi bu hainlikleri yaptı? Kesinlikle hayır! Zaten herkes vatanını sever. İnsan niye vatanını sevmesin ki? Sorun başka şeyleri vatanından daha çok sevmektedir. Örneğin, kendimizi! Enver Paşanın beni oraya buraya sürmesinin sebebi kendisini vatanından daha çok sev- mesidir. Onun kendisine olan aşkını rahatsız ediyordum.

Annem buradaki durumun çok kötü olduğunu anlatıyor. Cepheden gelen askerler aç. Kış günü sokaklarda yarı çıplak yaşamaya çalışıyorlar. Kaybedilen topraklardan kaçan Müslüman halk akın akın İstanbul’a gelmeye devam ediyormuş. Meydanlar, camiler yaralılarla, hastalarla dolu. Savaşta düşman kurşunundan çok hastalıklardan ölünür. Salgın hastalıklar, açlıktan zayıf düşen bedenleri ezip geçerler. Verem, kolera, tifüs ve daha neler neler… Bir de savaşla gelen yeni hastalık var şimdi, siftlis. Frengi diyorlar çünkü Frenkler getirdi.

Rum ve Ermeni İstanbullular Müslümanlara çok eziyet ediyorlar. Kendilerine güvenseler, bizi kovmaya kalkacaklar. Bunu açıkça söylüyorlar. Ne tuhaftır ki Hristiyan işgalinden kaçarak İstanbul’a sığınan bu zavallı Müslümanlar sayesinde, galiba tarihinde ilk kez İstanbul’da Müslüman nüfus şimdi çoğunlukta. Bence bu sığınmacılar kalabalığı bizi koruyor. Yunan ordusu Trakya’da ilerliyor ama İstanbul’a girmiyor. Çünkü İngilizler izin vermiyor, canından başka kaybedecek bir şeyi kalmamış bu kalabalıkla başa çıkılmayacağını hesaplayacak kadar usta savaşçılar ve Yunanistan gibi yeni kurulmuş acemi bir devlet değiller.

Annem “İstanbul düştü, mahvolduk. Başkenti olmayan bir devlet, başı kesilmiş bir beden gibidir. Ona da ceset denir!” deyip duruyor. “Her şey düşündüğün kadar kötü değil, anne, bak savaş bitti. Hiç olmazsa cephede ölmeyeceğiz,” diyorum ama bunu önemsemiyor. Kız kardeşim Makbule ise gülümseyerek “Annemiz bozulmaları büyüterek ve düzelmeleri küçümseyerek, sonsuza dek şikâyet ederek yaşamanın yolunu keşfetti,” diyor.

Kadınlarımı çok seviyorum. İçimi ısıtıyorlar. Bu ısıtma işini önemsiyorum çünkü savaşan bir asker ruhunu dondurmak zorundadır. Dondurmazsa ne düşmanın vahşetine ne de kendi vahşetine dayanabilir. Vahşetin hem sebebidir hem hedefidir; vahşetin kendisidir zavallı asker. Kadınlarıma sarıldığım zaman, kalbimin yerindeki buz parçasının eridiğini hissederim. Gerçekten! Göğsümde doğan bir sıcaklık bedenimi aniden sarıverir. Şefkat bir sıcaklık türü müdür?

Evde fazla uzun kalamıyorum. Yakında Pera Palas’a taşınırım. Okul yıllarımda bütün insanları sıkıcı bulurdum. Kendimi de. Bugün bu durumumda fazla değişen bir şey yok: Başkalarından mı aha çok sıkılıyorum yoksa kendimden mi diye bazen merak ediyorum, o kadar. Bence fena bir gelişme değil: Kendimi beğenmişliğim azalıyor. Bu da bir ilerleme sayılır. Yine de kendimden memnun olduğumu söyleyemem. Bunun için önce İngilizleri İstanbul’dan kovmam gerekecek.

İngilizleri kovmaktan konuştuğum zaman annem ve Makbule o kadar seviniyorlar ki anlatamam. Bana çok güveniyorlar.

Pera Palas İstanbul’un karargâhı gibi: Her ülkeden ve meslek grubundan önemli insanlar mutlaka uğruyorlar. Bu kolaylık sayesinde birkaç haftada son durumumuzu kavrayabildim. Sorun şuydu: Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayan Donanma Bakanı, Hamidiye Kahramanı Rauf Orbay Yeni Gün gazetesine ‘İngilizlerin, Türklerin imhasını hedeflemediklerini anladım. İkincisi: Memleketimizin işgal altına alınmayacağını gördüm. Sizi temin ederim ki İstanbul’a tek bir düşman askeri çıkmayacaktır. Devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku ve milletin onuru kesinlikle kurtulmuştur,’diye konuşmuştu. Başta ben, bütün Türkler ona inandık. Ne var ki İngilizler söylenenin tam tersini yaptılar. Bizim çocukça saflığımıza her hâlde çok gülmüşlerdir.

Öfkemin dışa vurmaması için özel bir gayret gösteriyorum: Şu anda İngilizlere düşman gözükmenin bana bir getirisi yok. İlk yaptığım plana göre hedefim Sultan Vahdettin’in hükümetinde savunma bakanı olup orduyu ele geçirmek. Önce vatanseverliğine inandığım Ahmet İzzet Paşa’nın sadrazam olmasına çalıştım ve başarılı oldum. Anlaşmamıza göre, beni savunma bakanı yapacaktı ama kabineye bile almadı. Söylediğine göre elinden geleni yapmıştı ama bana söz geçiremeyeceklerini düşündüklerinden milletvekillerinin büyük çoğunluğu beni istememiş Uyumsuz bir kişiliğe sahipmişim. Kendilerine yararım mı, görevimde başarım mı benim için daha önemliydi? Anlaşılan bunu tartmışlar ve benim onlara yararımın az olacağını hesaplamışlardı. Kısacası, milletvekillerinin kişisel çıkarlarını yeterince kollamayacağıma inanılmış. Söyleyecek sözüm yok, doğru görüyorlar.

Aklıma Abdülhamit Han geldi. Tahta geçtiğinde, Rus ordusu İstanbul’a doğru yürüyordu. Bir de bakmış ki milletvekilleri kendi iç çekişmelerine dalmışlar ve acil savaş konuları ikinci plana itilmiş. Son dakikada, gençliğine rağmen cesaretle devletin başına geçmiş ve tabii meclisi kapatmıştı. Ben henüz doğmamıştım ama bugün görüyorum ki Rus ordusu Yeşilköy’deyken yapılması gereken tek şeyi yapmış. Meclisi bir daha açmadı, diye onu özgürlük adına devirdik. Onu devirdikten sonra kurduğumuz meclis bizi savaşa sokup mahvetti. Şimdi de düşmana karşı bir direniş örgütlemek için savunma bakanı olma isteğimi reddetti. Düşmanla iyi geçinerek daha çok şey elde edebileceklerine inanıyorlarmış. Cidden inanıyorlar mı? Bu kadar saf olabilirler mi? Yoksa düşmanla kavga edince rahatları bozulacak, onun için mi boyun eğmeyi tercih ediyorlar?

Beni seçmeyen milletvekillerinin çoğu benim İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden arkadaşlarım. Bu meclisi kurabilmek için beraber dövüştük ama şimdi beni aralarında istemiyorlar. Kırıldım tabii. Böyle kederli anlarda insan annesinin güven verici şefkatini hatırlıyor. Birgün saçlarımı okşayarak babama ‘Bu çocuğun niye az arkadaşı var. Okulda da tek başına dolaşıyormuş,’diye sordu. Babam da ‘Herkese istediğini yaptırmak istiyor, ondan yalnız kalıyor,’ demişti. Sonra da bana dönüp ‘Hoşlanmadığın insanlarla zaman geçirmek zorunda değilsin, bildiğin gibi devam et, oğlum,’ diye eklemişti. Babamı hatırlayınca üzüntüm geçti. Babalar bilir. O bugünü görmüş ve ‘Bildiğin gibi devam et,’ dememiş miydi?

Bizi yenen Fransız mareşali Foch’un adını bir bulvara vermişler. Eni 120 metreymiş ve yalnız Paris’in değil, dünyanın en geniş caddesiymiş. Böyle boş işlerle uğraşacak güçleri var demek. Yirmi beş yıl önce de on sekiz bin parça demiri birleştirerek üç yüz yirmi dört metre yükseklikteki Eyfel Kulesi’ni yaptılar. Biz süngü temin etmekte zorlanıyoruz. Bir de paslanıp çökmesin diye her 7 yılda bir 60 ton boya harcayarak yeniden boyuyorlar demir kulelerini. Ne işe mi yarıyor? Çok sordum. Güzel görünsün, iç açıcı olsun, diyeymiş. Güzellik önemli mi? Karnını doyurmak için yeterince yiyecek ve canını korumak için süngü, barut ve doktor temin ettiysen güzellik uygarlıktır, etmediysen savurganlıktır.

Batı’yla aramızdaki mesafe nasıl bu kadar açıldı? Onlar koşuyordu da biz uyuyor muyduk? Sanmıyorum. Uyumak mümkün mü? Devamlı savaşıyoruz. Reform da yapıyoruz. İki yüz yıldır, Lale Devri’nden beri, padişahlar da sadrazamlar da batılılaşmamız için çalışmışlar. Genç Osman’dan başlayarak bu uğurda kelleyi verenler de var. En son ben ve İttihat ve Terakki Cemiyeti de hayatımızı Batı’ya doğru koşmakla geçirdik ama olmadı işte. Koşuyoruz ve yetişemiyoruz. Galiba yanlış yönde koşuyoruz?

Abdülhamid birkaç ay önce öldü. En büyük reform koşucusu oydu ama o da başaramadı. Yüzyıllardır nefes nefeseyiz de niye olmuyor? Bir aralık yanlış tarafa doğru koştuğumuzu zannettim ama hayır: Batı doğru yöndür. Çok düşündüm ve artık biliyorum: Sırtımızda yükle koşuyoruz, geleneklerimizin ağır yüküyle; sorun bu. Bazı geleneklerimiz ayak bağı oluyor. Hangi geleneklerimizi değiştirmemiz gerektiğine aşağı yukarı karar vermiş durumdayım. Fazla değiller. Sadece birkaçı yeter. Bunların yükünden kurtulsak, herkesten hızlı koşarız, eminim.

Marmara Denizi’ni seyrediyorum. Şubat ayının Lodos rüzgârı güneşin doğuşunu, fazla üşümeden seyretmeme imkân veriyor. Topkapı’nın hemen altında ki surların üstünde yürüyordum. Bizans İmparatoru Theodosius, sarayının yakınındaki duvarı yüksek tut muş, diye düşünüyordum ki denize bir şeyin atıldığını duydum. Sudaki hareketinden önce bir bebek sandım. Sonra sivri kulaklarını görünce, kedi olduğunu anla dım. Güzel yüzüyordu. Arkasından gelen dalgalar da ona yardım ettiğinden hızla yaklaşıyordu. Sahile gelince ne yapacağını merak ediyorum: Dört metrelik dimdik surları tırmanabilir miydi? Tahta olsaydı, o muhteşem tırnaklarıyla işi kolaydı ama taş duvarı nasıl yenecekti? Birdenbire onu surun dibinde gördüm ve düz yolda koşarmış gibi dik duvarı hızla tırmandı. Bir iki saniye için de tepedeydi. Ölüm korkusu, işte!

Yanına gittiğimde, büzülmüş titriyordu. Korkudan mı, buzlu su banyosundan mı? Elimi uzattığımda kaçmak için duvardan aşağı bir göz attı ama denize atlamadı. Tüyleri ıslanınca küçücük olmuştu. Sıçana dönmüş, derler ya, işte öyle. Kucağıma aldım ve ceketimin içine soktum. Tenime değer değmez titremesi aniden geçti. Demek soğuktan değil korkudan titriyormuş, zavallı.

Eve götürüp onu kurulayınca tüyleri kabardı ve ihtişamlı bir beyaz kedi ortaya çıktı. Annem ‘Bak çekik gözleri var, Ankara kedisi bu,’ dedi. Uzun beyaz tüyleriyle kasıla kasıla odayı iki kez dolaştı, her köşeyi kokla yarak teftiş etti ve sonra bize bakmadan sobanın yanına uzandı. Bana teşekkür etmesini beklemiyordum tabii.

Okşarken tırnaklarından dokuzunun kırılmış olduğunu fark ettim. Duvarın en üst taşını son tırnağıyla aşmıştı. O tırnak yarım saniye önce kırılsaydı denize geri düşecekti. Mücadeleci olmak yetmiyor, şans da lazım. Bizans İmparatoru Theodosius, surları yükseltmek için bir sıra taş daha eklemiş olsaydı, onuncu tırnak da kırı lacaktı. Tırnaklarıyla hayata tutunuyor, dedikleri böyle bir şey olmalı.

Adını Elliyedi koydum. Nasıl 57. piyade alayı Çanakkale’de kahramanca savaştıysa, kedicik de kahra manca mücadele etmişti.

Elliyedi’yi koynumda ısıtırken aklıma bir soru geldi: Almanya, Avusturya ve Bulgaristan bizimle birlikte savaşı kaybetmişlerdi. Onlara mümkün olan en ağır ceza verilecekti ama devlet olarak yaşamalarına izin verile cekti. Oysa Türkiye için düşünülen işlem cezalandırmak değil, yok etmekti. Petrol olmadığı için kendilerine toprak istemiyorlardı ama parçalayarak imha edecek lerdi: Doğumuz Ermenilerle Kürtlerin arasında bölü necekti. Batımız da Yunanistan’a verilecekti. İstanbul’a uluslararası bir yönetim düşünülüyordu. Bizim ise Orta Anadolu’da denizi olmayan bir küçük toprak parçasına hapsedilmemiz, dünyanın sonuna kadar bir daha sesimizin duyulmamasını sağlayacaktı.

Tamam da niye? Bu yeni kurdukları üç devleti tek bir Türkiye’den daha mı kolay yöneteceklerini öngörü yorlar? Bizim bugünkü bitik hâlimizden kurtulup bir gün başlarına bela mı olacağımızı hesaplıyorlar? Eğer bu kadar ileriyi düşünebiliyorlarsa, aferin onlara! Bende onlar gibi, bir gün Türkiye’nin tekrar güçlü olacağına inanıyorum ama kimseye söylemiyorum ki beni de En ver Paşa gibi şaşkın bir hayalci sanmasınlar. Arkadaşları mın en cesur olanları bile, kendimize o kadar az güveni yorlar ki Amerikan mandası istiyorlar. Onları başımıza kayyum seçecekler, yani. Biz dadıyla terbiye edilecek kız çocuğu muyuz? Bence, diğerlerinden daha ileri görüşlü olan İngilizler uyuyan gücümüzün farkındalar ve hazır imkânları varken, bizi parçalayarak bin yıldır başlarını ağrıtan Türk sorununu kökünden halletme niyetindeler.

Sebep, sebep, sebep! Ben böyleyim, ille de sebep aramalıyım. Belki de bizi yok etmek isteyişlerinin bu kadar derin sebepleri yoktur: Sadece yapabildikleri için yapıyorlardır. Bu beyaz kediyi denize atanın da derin bir sebeple hareket ettiğini sanmıyorum. Yapabiliyordu ve yaptı. O kadar!

Amerikalıların Anadolu’daki durumu ilginç. Son dakikada Avrupa’da savaşa girdiler ve Almanya ancak öyle yenilebildi. Bizimle hiç çarpışmadılar. Onlar Evangelist kiliselerinin misyoner okulları, yetimhane leri ve hastaneleriyle zaten her yerdeydiler. Amerikan devleti değil, Amerikan halkı büyük bağışlar yaparak bu dini yaymaya çalışıyordu. Hiçbir Müslümanın din değiştirmeyeceğini iyi bildiklerinden, bütün gayretleri Gregoryen Hristiyan olan Ermenileri Evangelist Hristiyan yapmaktı. Dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak bilinen Amerikan halkı Osmanlı’da bir mezhep savaşı sürdürüyordu. Yirminci yüzyılda! Haçlı Seferlerinden 900 yıl sonra! Hayreti uzma! Dinin insanlar üzerinde ki gücü korkunç. Ermeni ayaklanmalarının finansmanı misyonerlerle oldu herhalde. Duyduğum kadarıyla, Anadolu’da Ermeni nüfusu azalınca, müşterisizlikten kapananlar varmış şimdi.

Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini altı yüz yıl yaşatmış olan Türk toplumunu siyasi haritadan silmeye kalkmak zor bir hedef değil midir? Zorlukları görmüyor olabilirler mi? Ben bu kararlarını mantıksız buluyorum. Duygusal yani! Koca İngiliz İmparatorluğu duygusal bir dünya politikası izleyebilir mi? İngiliz Baş bakanı Lloyd George’un Türklere duyduğu nefret bilini yor ama demokrasilerin en önemli avantajlarından biri yöneticilerin kişisel duygularını denetleyebilme yeteneği değil midir?

Belki Lloyd George’un nefreti Avrupa halklarının da kalplerine yayılmıştır? Yunanistan’daki Mora ayak lanmasını ve Bulgaristan isyanını kanlı bir şekilde bas tırmamızı affetmediler. Sanki ayaklanmaları kansız bastırmak mümkünmüş gibi bize barbar ve vahşi dam gası vurdular. Müslüman köylerini katleden silahlı is yancılara karşı şefkatli bir bastırma yöntemi var mıdır ki? Gülünç ama gerçek! Bence düşmanlıklarının en büyük sebebi Sultan Abdülaziz zamanında bize verdikleri borçların faizlerini bir süre ödeyememiş oluşumuzdur. Londra’da ve Paris’te halk sokaklara dökülmüş, hükümetler sarsılmıştı. Sonra ödendi tabii ama o arada nefret tohumları ekilmiş oldu. Bulgar kanı önemli ama İngiliz’in parasının zamanında ödenmesi daha önemli. Bunu unutmamaya dikkat etmeliyim.

İstanbul’un dünyanın casusluk merkezi hâline geldiği söyleniyor. Doğru olabilir. Herkes burada. Son altı ayda, dünyada olup bitenler hakkında, bütün ömrümde öğrendiğim kadar bilgi edindim. Birçok merak ettiğim suale cevap buldum ve birçoğunun da cevabının olmadığını fark edip o konularda kafa yormaktan vazgeçtim. Örneğin bu dünya savaşının niye çıktığını bir türlü anlayamıyordum. Avusturya veliahdı Sırbistan’da bir suikastçı tarafından öldürüldü diye Avusturya Sırbistan’a savaş ilan etmişti. Bu kadar sıradan bir olay için savaşılır mıydı? Üstelik de bu veliaht hiç sevilmeyen biriydi ve ondan kurtulduk, diye halk sevinmişti. Hadi o iki devlet kavga ediyor, diğerlerine ne oluyordu? Demek ki fırsat bu fırsat, Roma İmparatorluğu çökeli beri sü ren İngiliz’in Fransız’la; Fransız’ın Alman’la; Alman’ın Rus’la; Rus’un Avusturyalıyla; Avusturyalının İtalyan’la ve Bulgar’ın Yunan’la kavgaları tekrar patlak vermişti. Bu kalabalık yetmezmiş gibi bir de Japonya İngilizlerin tarafına katılmıştı. Doğu Akdeniz’e hâkim olan Alman denizaltılarına karşı savaşmak için dünyanın öbür ucun dan Japon zırhlıları çağırılıyordu. Onlar da Çin’i soyarlarken Batı’dan bu talana karşı çıkan olmasın, diye ortak olmuşlardı.

Anlıyorum ki Büyük Savaş’ın esas sebebi sanayi devriminin getirdiği zenginliğin paylaşım kavgasıymış. Ülkelerarası rekabet! Daha doğrusu her ülke zengininin diğer ülkedeki rakip zenginle hesaplaşması. Emperyalist devletlerin birbirlerinden pay kapma mücadelesi! Emperyalizm zaten budur: Uluslararası alanda diğerinin malına saldırma fırsatını kaçırmamak! Kapitalizm de bu zenginleşme yarışını hızlandırıyor. Böyle olunca yalnız komşu devletlerin değil, ülke içinde de zenginliğin paylaşımı kavgaları yaygınlaşmış ve bazen kanlı grevle re dönüşmüştü. Zenginleşme rekabetinden Amerikan Konsolosu’na bahsettiğimde, Başkan Wilson’un aynı görüşte olduğunu ve ‘Bu vahşi savaş liberal demokrasiyi Alman askeri diktatörlüğünün saldırganlığına karşı ko rumak için yapılmıyor. Bu yalan bir propaganda iddiası dır. Savaşın gerçek sebebi İngiliz ve Alman devletlerinin ekonomik rekabetidir. İngilizler dünyanın sahibiydi; Almanlar da dünyayı ele geçirmek istiyorlardı. Özet bu dur.’ dediğini anlattı.

Osmanlı’yı zenginleşmek diye bir devlet politikamız hiçbir zaman olmadı. İlginç!

Biz fakirdik ama iki değerli malın sahibiydik: Rus lar Boğazlardan serbest geçiş, İngilizler ve Fransızlar topraklarımızdaki petrolü çıkarabilme haklarını istiyorlardı. Bu ticari sorunlar savaşmadan diplomatik yollardan hallolabilirdi. Yani bence bu zenginleşme rekabetinde aslında bizim yerimiz yoktu. Biz teknik olarak ve servet birikimi olarak o kadar gerideydik ki yarışa giremezdik bile. Savaşın dışında beklememiz şarttı ve kesinlikle mümkündü.

Hadi diyelim ki egemen bir devlet olmadığımız için kenarda beklememize izin verilmedi. İlk bakışta Al manlarla birlikte girmemizde bir mahsur yoktu çünkü onların kazanma ihtimali daha yüksekti. Eğer Amerika, İngilizlerden yana katılmazsa, tabii! Oysa Amerikan halkının önemli bir bölümü savaşın ilk gününden itibaren İngiltere’ye yardım edilmesi gerektiğini bağırmaya başlamıştı. Ne olacağı bence belliydi. Annem ‘Görünen köye kılavuz istemez,’derdi herhalde. Ne var ki biz görü nen köyü görmüyorduk. Devletin üst kademelerini, bu görüşümün doğruluğuna ikna edemiyordum. Ah, anne ah! Sen şimdi yanımda olsaydın ‘Kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmaz,’ dedikten sonra yüzün kızarır ve elini ağızının önüne koyup ‘Tövbe, tövbe!’ diye mırıl danırdın.

Körlüğümüzün nedenini çözemiyorum. Daha da önemlisi, zaferde bile kazançlı çıkamayacağımız bir savaşa niye girdik? Hırs mı? Aptallık mı? Hırs da zaten bir aptallık türü değil midir?

İngilizler, hiçbir Yunan gemisinin Boğaz’a sokma yacaklarına söz vermiş olmalarına rağmen, ünlü Yunan zırhlısı Averof’un Dolmabahçe Sarayı’nın önüne demirlemesine izin verince, gerçek niyetleri belli oldu. Her gece İstanbullu Rumlara ziyafetler vererek halkı aşağılı yorlar. İçkili erkek ve kadınların kahkahalarının bütün Boğaz’da çınlaması bence bize artık bir sömürge halkı gibi baktıklarını anlatmanın, Makyavel(1)ci bir yöntemini görüyorum. Uygarlığın inceliklerinden biri budur:

1(e.n.)Makyavelizm: Politikada, amaca ulaşmak için ahlâka aykırıda olsa, her türlü aracı hoş gören anlayış, demektir.

Üstünlüklerini kaba bir sopayla değil, şuh kahkahalarla hatırlatıyorlar.

Kategoriler

Son Yorumlar