Devletlerin neden yok olduklarını inceleyen ilk entelektüel İbn Haldun (1332-1406)

Sevgili okuyucum:

Genellikle 500 kelimeyle görüşümü anlatabilirim ama bu kez konunun önemi yüzünden 600ü aştım.

Bu tuhaf soru nereden aklıma geldi? Devletin hangi işlere yarar ve hangilerine yaramadığını düşünürken aklıma gelmişti.  O gün fark ettim ki, devleti entelektüeller şekillendiriyormuş. Bir devlet sorunumuz varsa, aslında entelektüellerimizle bir sorunumuz var demekmiş.

Entelektüellerin işi nedir? Düşünerek geleceğimizi yönlendirmektir. Buğday ekmezler, koyun gütmezler, musluk tamir etmezler. Entelektüeller zamana uymayan fikirleri ve hareketleriyle Osmanlı’yı uçuruma sürüklediler. Biz de çaresiz kaldık çünkü beğenmediğin hükümeti bir daha seçmezsin, ordu komutanını emekli edersin, valileri değiştirirsin, büyük toprak veya iş sahiplerini vergi ve kanunla terbiye edersin. Entelektüellere değil etki yapmak, ulaşmak bile zordur. Onlar dağınık ve karışık bir zümre olarak her yerde ve her meslektedirler. Yanlış düşünüyorlarsa, sonumuz intihardır ve çaresi de yoktur. Osmanlıda böyle oldu.

Kişilerin hayata tutunabilmeleri için ‘Yiyecek, giyecek ve bir çatı,’ temin etmeleri yeterlidir. Devlet ise ayakta kalabilmek için bu kadarla yetinirse ya haritadan silinir ya da bağımsızlığını kaybeder. Haritadan silinmek daha iyidir çünkü bağımsızlığımızı kaybetmek köle olmaktır. Kölelere neler yapılır anlatmama gerek yok.

Osmanlı Devleti intihar etti ama dikkat: İntihar eden devletti, halk değil. Atatürk ölüm sebebinin Osmanlı entelektüellerinin hatalı dünya görüşleri olduğuna, yani ‘Dünyanın gerisinde kalmak,’ denilen ölümcül hataya düşmemiz olduğuna inandı. Osmanlı entelektüellerinin yerine zamana uygun olanları yetiştirecek kurumlar geliştirdi.

Entelektüeller kimdir sualini cevaplarkenönce kimleri entelektüeller arasına katmadığımı belirteyim: Elit denenler, varlıklılar, güç sahipleri, üstün yetenekliler, çok okumuş olanlar (okur yazarlık yeterlidir), çok bilenler, soylu oldukları kabul edilenler, sözü dinlenenler, herkesçe tanınanlar ve hatta liderler … Bunların hepsi önemli kişilerdir ama entelektüel olmayabilirler. Entelektüel insanın ise önemli olmaya hiç ihtiyacı yoktur; o sadece değerli olmak zorundadır. Koşul sadece değerlilikse, her meslekten veya her siyasi partiden olabilir. Enteller diye bir sınıf yoktur. O herhangi bir unvana da gerek duymaz. Tek bir özellik aranır onda: Değerli olması. Önemli ve değerli çok farklıdır. İkisi bir arada olunabilir tabii. Diğer taraftan ilginçtir önemli olmak için değerli olmak gerekmediği gibi, değerli insanların aynı zamanda önemli olmaya çalıştıkları enderdir.

Tekrar ediyorum: Entelektüeller ülkenin yolunu çizmekle görevlidirler. Bu büyük sorumluluğu yüklendikleri içindir ki toplumda en yüksek itibarı hak ederler. Geleceğimizi teslim ederiz çünkü onlara güveniriz. Entelektüel kişi entelektüel birikimini kullanırken, toplum çıkarı yerine kendi çıkarına öncelik verirse, o artık bir entelektüel değil sadece bilgili bir insandır. Öncelik şahsi çıkarımızla toplum çıkarı ters düştüğü zaman hangisini seçeceğimiz sorunudur. Öncelik seçimi her zaman bir açmazdır. Öncelik seçimi can yakıcı ikilemlerdendir. ‘Benim çıkarımla Türkiye’nin çıkarı aynıdır,’ gibi kelime cambazlıklarıyla atlatılamaz.

ÖNEMLİ:

Atatürk memleketi Osmanlı’dan devraldığı zaman okur yazarlık oranı erkeklerde %10 ve kadınlarda %3 idi. “Halk bu kadar cahil olunca, Osmanlı’nın yok olması kaçınılmazdı,” diyenlere çok rastladım.  Bu desteksiz bir iddiadır. Ben ama rakamlı ve somut bir örnek sayesinde gerçeğe ulaşmaya çalışacağım:

  1. Nokta: Aynı yıllarda Rusya’da 1917 Komünist Devrimi başladığında da okur yazarlık erkeklerde %10 ve kadınlarda %3 idi. Halk bizim kadar cahildi ama Rusya saymakla bitmeyecek kadar çok matematikçi, fizikçi, doktor, filozof, yazar, şair, müzisyen, dansçı (Bolşoy Balesi) gibi değerli insan üretiyordu. Bir milyon işçi ve mühendisin çalıştığı bir sanayisi vardı. Ayrıca da 1905te Çar’a bir dilekçe sunmak için 140 000 işçiyi sarayın önünde toplayabilecek bir sosyal gelişmişliğe sahipti. Bütün bunları %10 ve %3 okumuşluk oranıyla gerçekleştiriyordu.
  2. Nokta: İlk matbaamız biraz geç de olsa 1700lerde faaliyete geçiyor. Sözlük, dilbilgisi, seyahat, coğrafya ve bolca tarih kitabı içeren on yedi eserin ilk basılanları biner adetken sonra beş yüze düşürülüyorlar. Padişah 3. Ahmet kendi parasıyla kurduğu bu girişimin başarısı için gayret sarf ediyor ve kimlerin kitap aldığını ve almadığını şahsen izliyor. Bu baskıya rağmen okuyucu bulunamıyor ve matbaa kapanıyor. Rakam önemli: 17 adet, 17! Koskoca Osmanlı İmparatorluğunda! Osmanlı neden battı diye ciltler dolusu kitap yazmaya ne gerek var?

1. Noktaya Yorumum: Uluslararası ticaret yapan Bezmenler 1929 da küçücük bir fabrika kurarak Türkiye’nin en eski sanayicisi diye anılır oldular. Nazım Dedemi ve Refik Amcamı iyi tanıdım. Benim ölçülerime göre entelektüel sayılabilirlerdi.

2. Noktaya Yorumum: 17 kitabı kim okuyacaktı? Bizim entelektüeller tabii. Rusya’da entelektüeller yazmak için yarışıyorken bizim düşünen sınıfımız okumaya bile ilgi göstermiyor.

3.  Sonuç Yorum: Halk iki tarafta da cahil ama Rusya aldı başını gitti, Osmanlı ise yok oldu. Fark entelektüellerin veya denizci ağzıyla ‘Uzağı görsün diye yelken direğinin tepesine yerleştirilen gözcünün’ görevlerini yapmamaları. Kayalıklara böyle oturduk.   

Bu görüşüme ne dersiniz? Ben bütün ömrümde bu görüşe yakın konuşan sadece bir tek kişiye rastladım.

Edward Munch – The Scream – 1893

12 Eylül 1980 askeri Darbesinden önce sağcıların ve solcuların karşılıklı katliamları nasıl yıllarca sürebildi? Hangi güçler bu iki terör cephesini besledi? Ben söyleyeyim. Vurulan sanayicilerdendim, bilmez miyim? En başta iki büyük siyasi partimizin başkanları bunu yaptılar: Sokaktaki kanı anlaşarak durdurmaya çalışacaklarına kabahati birbirine atmaktan öte bir iş yapmadılar. 12 Eylül 1980 darbecileri, siyasilerin bu sorumsuzluğunu suç kabul ettiler ve siyaset yapmalarını yasakladılar. Bir süre sonra bir referandumla bu ‘yetkili sorumsuzlara’ tekrar siyaset yapma izni verilsin mi diye sordular ve biz “Buyursunlar!” dedik. Kendi aralarındaki kısır didişmelere halkı alet ederek ülkeyi iç savaş benzeri bir kanlı çöküşe götürenleri affettik, alkışladık ve tekrar seçtik. Darbenin birçok zararı oldu tabii ama yapılmasaydı sanki daha büyük felaketler olacaktı gibi geliyor bana. Bu sayede bütün siyasiler Zincirbozan’da göz altındayken, onlarsız geçen birkaç yılda, şansımıza düzgün siyasetçilere rastladık da bizi bugüne getiren büyük modernleşme hamlesini başlatabildik.

Düz vatandaş ufak bir suç yüzünden kısaca hapse girse bile çıktığında (eski mahkûm) iş bulmakta zorlanır. Bu siyasileri ama, devletin en üst kademelerindeyken gösterdikleri korkunç sorumsuzluğa rağmen nasıl tekrar başa getirebildik. Sonra da ceza olarak tekrar bir yirmi yıl daha acı çektik. Neden? Bin yıllık siyaset tecrübesi olan Türkler aynı kısır kavgalara devam ederek bizi rakip veya düşman ülkelerin gerisinde bırakacaklarını ve geri kalınca da Osmanlı gibi yok olunduğunu nasıl unuttular? Devletin yok olması halkın başka bir devletin kölesi olmasıdır. Bu böyle bilinmelidir.

Sivas ve Erzurum Kongrelerindeki Amerikan Mandası konusu hangi düşmana köle olmak daha az kötüdür tartışması değil miydi? Bazen milletler sağduyularını kaybederler. O zaman siyaset cambazlarını devlet adamı zannedip yıllarını refahımızı arttırmak için değil de, diğer siyasi partiyi yenmek için harcayan bu insanalara başa getirirler. Demokraside çıkarına uyan yolu seçer, halk. Demek ki o yıllarda çıkarımızı doğru hesaplamayı becerememişiz. 

“Yeter yahu,” diye bağırmalıydık.

Her bağıran dinlenir mi? Bir gün televizyonda, güzelliğine güvenen bir kız “Benim oyumla çobanın oyu aynı değildir,” dedi. Bu yanlıştı ama “Ben güzel olduğumdan çobandan daha çok dinlenirim,” deseydi gerçeği yakalamış olurdu.

Peki, kim bağırırsa dinlenecekti? Entelektüeller, tabii! Bütün dünyada onların işi, düşünüp taşınıp ülkelerine doğru yolu göstermektir.

Bezmenlerin sanayileri yıkıldı. Ne kadarı darbeden önceki sokak savaşlarında ne kadarı darbe sonrası yok oldu ölçmek mümkün değildir. Askeri hükümetin TEK saldırdığı iş insanları bizdik. Bizim Türkiye’de böyle özel bir durumumuz vardır: !942 deki ünlü Varlık Vergisinde de en yüksek vergiyi biz ödedik.

Bir de manevi zarar vardı: Geçen yazımda anlattığım gibi askeri hükümet, bir ihbar mektubunun çok ağır suçlamalarına inanarak aileyi ve yöneticileri göz altına aldı. Terörü desteklemek gibi vatana ihanet suçlamasıyla haftalarca bütün medyanın ana konusu olduk. Askeri hükümet gazeteleri yalanlamadı.  Söz sahibi hiçbir kurum – asker, bürokrat, medya, iş insanları, iş insanlarının dernekleri, işçi sendikaları, entelektüeller itiraz etmediler.

Darbeden sonra huzur aniden gelince de ‘Madem bu kadar kolaydı, neden yıllarca birbirimizi öldürmemize engel olmadınız?’ diye pek soran da olmadı.

Biz bu arada ailece dışlandık, toplumdan kovulduk. Sevdiklerimizin bize sırt çevirdiğini gördük. Bu haksızlığı aile büyüğümüz olan Refik amcam hazmedemedi. Müzik ve edebiyat seven hassas bir insandı. İçine kapandı, evine kapandı ve kısa süre sonra kalbi durdu. Amcam kahrından öldü.

Aslında Türkiye’nin tarihini anlatmak için bunları yazıyorum. Kuru kuruya tarih sıkıcı olduğu için Bezmenlerin hikayelerini de araya katıyorum. 

İki ay göz altından sonra hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakıldık. Ne silah bulundu ne de terörle ilgili bir evrak ama devlet bu iddiaları yalanlamadığı için çamur üstümüze yapışıp kaldı. Bu durumda, bütün insanların yaptığı gibi Türkiye de ‘Gerçeğe değil işine gelene inandı,’ ve oldu bitti.

Bana çok hakaret edildi. Hiçbir zaman cevap vermedim. Savunma da yapmadım. Ülkenin bütün güçlülerine kafa tutup, herkese “Yalancısın!” mı diyecektim? Benim cılız sesim tek başına ne işe yarayacaktı? Güçlüleri kızdırmak ne işime yarayacaktı? Kendi kendime “Hayatta kalmaya bak, oğlum,” dedim ve fabrikalarıma koşup makinelerimin durmamasına uğraştım. Henüz kırk yaşındaydım ve yok olanları sıfırdan tekrar inşa edebilecek güçte ve imanda hissediyordum, kendimi. Bana yapılan haksızlıkları ne unuturum ne affederim, hafızam muhteşemdir. Aklım kin ve intikamın bana zarar vereceğini daha çocukken öğretti. Adalet herkesin doğal hakkıdır derler ama sakın inanmayın. O günlerde keşfettiğim bir doğa kanunu aksine şöyle der: ‘Haklı olduğunu kanıtlamak sana zarar veriyorsa, haklılığını kanıtlamayıver!’

Rengin’in dayısı  Prof. Dr. Hüsnü Göksel… 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren’e, “Aydınlar Dilekçesini” kendi eliyle verdi.

Bu yazımda ‘Şiddet devletin tekelindedir,’ NO2 TEMEL KURALINI  ’12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ ni konuşacağız.

Askeri Darbe tabii ki kötü bir şeydir ama 12 Eylül 1980 de memleketin durum o kadar kötüydü ki askeri darbe o gün herkesi rahatlattı. Evet, o günlerde memnun olmayana rastlamıyorduk çünkü elli milyonluk Türkiye’de her gün yirmi beş genç birbirini vuruyordu. Şiddet sokağı sarmıştı. İç savaştan bahsetmeye başlamıştık. Darbe sayesinde şiddetin tekrar devletin kontrolüne girmesine sevindik. Can derdine düşmüştük, demokrasimizin kalitesi düştü diye ağlaşacak halimiz yoktu.

Birkaç yıldır sağcılarla solcular birbirini öldürüyordu. Ben kendimi sosyalist zannediyordum ama sol terör örgütleri fabrikaları işgal edince ve patronları öldürmeye başlayınca ideolojik kuramlar şakaya dönüştüler. Fabrikalarımız silahlı işçiler tarafından işgal altındaydı. Sıcak yemek ve maaş uğruna iş başı yapılıyordu ama sekiz saatlik vardiyalarda günde üç kez üçer saat duruyorlardı. Üretimin yarısı çöp oluyordu. Aslında şirket batmıştı ama kalabalıkla birlikte akıp gidiyorduk. Ne kadar zarar ettiğimizi amcama söylediğimde, “Sen de üzülmek istemiyorsan şirketin hesaplarına bakmayıver,” dedi. Şaşırdığımı görünce de “Büyük Dünya Krizinde 1929 da babam da üç yıl bilanço çıkarmadı,” diye ekledi. Alay mı ediyordu, bezgin miydi anlayamadım.

Sol örgütlerin elinde bulunan ‘Öldürülecek İş İnsanları’ listesindeydim. Baştakiler öldürüldükçe benim adım yukarıya doğru ilerliyordu. Sonunda vurdular tabii. Üstünde ‘Bezmenlere Ölüm!’ yazan kocaman da bir karton levha bıraktılar. Halkı sömürme suçundan yargılanıp ölüme mahkum edilmişim. Devrim mahkemelerinden biri tarafından. Az tanınmış bir terör örgütüydü ve bu suikastı herhalde ünlü olup üye kazanmak için yani propaganda maksadıyla yapmıştı. Rekabet hayatın motoru! Ölümün de!

Bana benzediği için yanlışlıkla müdürlerimizden Ahmet Özuzun’u vurdular. İlk üç kurşun patlamadı. Katil koştu, şoföründen yeni bir tabanca alıp, iki metre mesafeden üç el ateş etti. Kurşun deldi geçti ama sevgili dostum çok sağlam. Sık sık konuşuyoruz.

Buraya kadar Türkiye Tarihiyle Bezmen Tarihi aynı trende gidiyorduk. O lokomotif, biz vagon! Darbeden üç ay sonra biz tutuklandık. Türkiye’de tek tutuklanan iş insanları olduk. Tek olmamız ilginç! Aile ve müdür dokuz kişi. Büyük bir askeri operasyon yapıldı. Bütün evlere, iş yerlerine ve fabrikalara girildi: Kapıları silahlı askerler tutarken, içerilerini polis korumasındaki Hesap Uzmanları araştırıyordu. Yalnız Kazlıçeşme fabrikasından iki kamyon evrak dolu çuval götürdüler. İstisnasız bütün gazeteler bizi birinci sayfalarından kötü insanlar olarak tanıttılar ve haftalarca devam ettiler. Bir tek Tercüman Gazetesi “Delirdiniz mi, Bezmenler tutuklanır mı?” diye yazdı. Ne aradıklarını tabii öğrenemedik ama gazetelerin yazdıkları şöyleydi:

  1. Bir müdürümüz şantaj yapmıştı ve ona para ödemeyi kabul etmeyince bizi askere ihbar etmişti. Komutanlardan biri akrabasıydı.
  2. Mektubunda ihbar ettiği büyük vergi kaçakçılığından yüklü bir muhbir mükafatı bekliyordu.
  3. Cumhuriyet Gazetesi bizim Edirne Fabrikamızın yardımıyla iki kişinin izinsiz yurt dışına çıktığını yazmıştı.
  4. 5000 devlet personeli operasyonda görev almıştı. (Bence 5000 rakamı abartılıydı ama yalanlama gelmedi.)
  5. Edirne’ye fabrika kurmamızın sebebi ünlü Lale Çarşaflarımızın Avrupa’ya ihracatı değil, Bulgar sınırından terörist, silah ve döviz kaçırabilmek içindi.

Ordunun bu kadar büyük bir saldırı yapması için, Bezmenlerin yıllardır süren sağ-sol çatışmalarının finansörü, hatta belki organizatörü olduğuna inanmış olması lazım. Hiçbir kanıt yokken böyle bir masalı, kendi istihbarat servisine (MİT) sahip olan Silahlı Kuvvetler nasıl inandı? Bu olaydaki tek önemli laf budur; gerisi magazindir. İddialardan hiçbiri doğru çıkmadı tabii. Kazanlarda buhar üretmeye yarayan mazot, o zamanlar karaborsadaydı ve onu ödemek için bir miktar ipliği faturasız satıyorduk, hepsi buydu.

İki ay sonra çıktığımızda, artık sessizice değil, açıkça batmıştık. Devlet çıkıp “İç çamaşırlarına kadar inceledik, bunlar fevkalade insanlarmış meğer,” deyip özür dilemedi, tabii. Bezmenlerin Türkiye’nin düşmanı olduğunu ama herkes duymuştu ve inanmıştı. Elemanlarımız kaçtı, müşteriler korktu, bankalar yüzümüze kapandı, devletin her kademesi zorluk çıkardı. Örneğin Merkez Bankası ihracattan bize gelen dövizlerin üzerine oturdu. Başkanı aradım. Benimle görüşmeyi kabul etti. O kadar itibar kaybetmiştik ki, şaşırdım. Başkan yetkiliyi çağırıp “Bezmenlerin parasına neden el koyuyoruz?” diye sordu. Adam “Kim bilir bunların ileride ne büyük suçları ortaya çıkacaktır, önlem alıyorum,” deyince, Başkan “Belki ileride benim de yolsuzluklarım ortaya çıkacak, maaşıma şimdiden tedbir koysana,” diye sinirlendi.

Üretir durumda dört fabrika sattım; içindeki iki bin çalışanıyla birlikte. O parayla geri kalanını kurtardım. Asker yine iyiymiş; hatasını gördü ve bizimle uğraşmayı bıraktı. Normalde insanlar aldandıklarını gizlemek için masum olanı karalamaya çalışırlar. Bunun için iftiralar ve komplolar tezgahlayıp “O gün söylemiştik. Şimdi gördünüz mü bu Bezmenlerin ne kadar kötü olduklarını?” diyebilmek için yıllarca uğraşırlar. 1990 ların başında medya destekli bir iş insanları saldırısı daha oldu. Düşene vurulmaz denir ama onlar yirmi yıl süreyle tecavüze devam ettiler. Babamın cenazesinde bile durmadılar. Asker yine insaflıymış.

Evine silahlı insanların girdiğini ve yatak odasını karıştırdıklarını gören annem kalp krizi geçirdi ama çabuk düzeldi. Refik amcam ise göz altına alınınca yıkıldı. Askeri hastaneye kaldırıldıktan sonra, kapısına bir de nöbetçi diktiklerini gördü ve bu son hakareti hazmedemedi. O kendini Cumhuriyetin kurucuları arasında görüyordu. Atatürk’le görüşenlerdendi. Atatürk’ün verdiği görev üzerine Cumhuriyetin ilk fabrikalarından birini elleriyle kurmuştu. 1929 daki imkansızlıklar içinde, fabrika ancak ellerinle ve sabahlara kadar çalışarak doğardı. Çocuk doğurmanın bütün acıları ve tehlikeleri yüzünden bu iki doğumu birbirine benzetirim.  Ömrünü vakfettiği fabrikaları haraç mezat satışım, kim bilir hangi hatıralarını canlandırmıştır? Şimdi hayatının eserlerini ‘onlardan kurtulmak için’ satıyordum. “Maaşları zor ödüyorum, her an durmak zorunda kalabiliriz ve o zaman bir de kıdem tazminatı borcu çıkacak,” diyordum. Onun gurur duyduğu fabrikaların pek bir para etmediğini de fark ediyordu. Kendimi bazen vahşi bir insan gibi görüyordum.

Amcam bir daha fabrikaya ayak basmadı. Odası öyle bıraktığı gibi kaldı. Otuz altı ciltlik antika ansiklopedisini ben aldım ve onlar için özel raflar yaptım. Yalnız köpeklerini gezdirmek için evden çıkıyordu. Bir iki müziksever dostunun dışında kimseyle görüşmüyordu. Küsmüştü. Hava güzel olunca sandalla balığa çıkıyordu ve öğlen yemeğine geldiğimde bana taze balık yediriyordu. İşte böyle bitti her şey. Kısa süre sonra öldü, Refik amcam. Bence kahrından öldü.    

Çocukluk yıllarımdan…

Evet, şiddet her yerdedir. Hatırlayın, okula ilk gittiğiniz gün, annemiz sırtını dönüp gittiği zaman ne yaşadık? Terk edilme duygusu! O küçük çocuk için daha büyük korku ve dolayısıyla daha büyük şiddet olabilir mi? Bugün bile terk edilmek bizi nasıl sarsıyor bir düşünsenize.  Ben ilkokulu yatılı okudum. Bilirim annenin arkasından bakmanın ne olduğunu. Sonra ortaokul ve liseyi de yatılı okudum, hem de İsviçre’de. Anne sırtını dönüp gidince haftaya değil, seneye ancak göreceksin onu. Bir keresinde annem, ayrılmanın acısına dayamayacağı endişesiyle ablasını yanına almıştı. İsviçre dağlarında bir okul. Yabancı mı yabancıyım. Sünnetli olduğum için benimle alay edeceklerini biliyordum. İlk alay edenle hemen yumruklaşmak gerekiyordu. Alttan alırsan, aşağımalar bitmiyordu. Onur meselesiydi. Erkeklik onur mu, Müslümanlığın onuru mu? Altı yaşımdan beri İstanbul’da yatılı okuduğum için, sokak kavgası tekniklerinde Avrupalılardan daha tecrübeliydim. Seneler geçince dayak atmakla dayak yemenin farkı da pek kalmıyordu zaten. Teknik önemlidir ama kilo farkına dikkat etmek gerekir. On üç yaşındayken 20-30 kilo fazla olan (ismini hâlâ hatırlıyorum: Omaggio!) bir vurdu, revirde uyandım. Sevgili oğlunun kırık burnunun eğriliğini düzeltmek için annem beni iki kere ameliyat ettirdi.  

Zübeyde teyzem yıllar sonra bana anlattı “Okulun bahçesinin ucundaki kapıya doğru yürüyoruz. Gözümün kenarıyla seni görüyorum. Kısa pantolonlarınla, kolların yanına sarkmış, hareketsiz bizim uzaklaşmamızı seyreden bir küçük adam. ‘Fatma,’ dedim ‘Sakın arkana bakıyım deme, kocaman mavi gözleri yaş dolu ve alt dudağı sarkmış. O kerata kendini tutar ve ağlamaz ama sen mahvolursun. Yavaşlamadan yürümene devam et,’ dedim.” Bütün dünya devletleri annelerin küçük çocuklarını terk etmesini emrediyor. Yararlı şiddet deniyor buna ve en yaygın türüne disiplin adını veriyoruz. Sevmediğimiz birçok iş vardır. Bunları yapmaya ya biz kendimizi zorlarız ya da başkası bizi mecbur eder. Zorlama bir şiddet türüdür ama toplumun benimsediği bir şeyi yapmaya zorlanıyorsak, o şiddet türüne güzel bir isim verir ve disiplin deriz. Ailemde varlıklı oluşumuz, çocuklar için hayati bir tehdit olarak görülürdü; zenginliğin yozlaşmaya, hatta çürümeye yol açtığına inanılırdı. Gevşeklik, zevk, tembellik, israf, şımarıklık ve sonunda mahvedici kibir! Bu tehditlerden kurtulmanın çaresi vardı: Sıkı bir disiplin!

İlk disiplin dersimi bir iki yaşlarındayken almışım. Bir akşam babam eve geldiğinde annemi bana yemek yediremediği için ağlamaklı bir halde bulmuş. O günkü sebze ezmesini beğenmemişim ve annemin eline vurup kaşığı düşürüyor ve ağzıma konanı da bağırarak ve tepinerek etrafa tükürüyormuşum. Babam beni karpuz gibi koltuğunun altına alıp, kiler olarak kullandığımız karanlık odaya götürmüş. Tabakla kaşığı önüme bırakıp, kapıyı kilitlemiş ve anahtarı cebine koymuş. Ben ağlamışım. Sonra inlemişim.

Eskiden aile aynı apartmanı paylaşırdı. Anneannem ve teyzem üst katlardan koşup gelmişler. Üç kadın benim yürek parçalayıcı ağlamalarıma dayanamayıp babama küçük yavruya acıması için yalvarmışlar. Kapıyı kilitlemesinin sebebi benim kaçmama değil, dış baskılara göğüs gerebilmek içinmiş, meğer. Bir süre sonra sessizlik olunca, içeri bakmışlar ve benim dışkıların ve kusmukların içinde yorgunluktan bitkin bir halde uyuduğumu ve daha önemlisi yemeği bitirmiş olduğumu görmüşler. Kadınlar, babama böyle çocuk yetiştirilmeyeceğini ve zaten küçücük çocuğun bu işkenceden hiçbir ders almış olamayacağını söylemişler. Babam da “Bunlar göründüklerinden daha akıllıdırlar. Dersini aldı ve artık biliyor ki, bu evde Fatma ne pişirirse o yenir,” demiş. Gerçekten de bir daha hiçbir yemek sorunu çıkarmamışım. Yararlı şiddete disiplin, derdik ya!

Babam, kadınların dediği gibi “çocuğa şiddetten” suçlu mu? Bence hiç değil. Olayın aslına bakılırsa şiddet uygulayan bendim. Babam henüz yirmi yaşındaki tecrübesiz anneyi benim zulmümden koruyordu. Yıl 1941, İkinci Dünya Savaşındayız. Kurşunun öldüremediğini sefalet ağlata ağlata öldürüyor. Fabrikayı çalıştırmaya ve yüzlerce işçiyi beslemeye çalışan babamın, yemek beğenmeyen küçük beye anlayacağı dilde bir ders vermesi doğruydu. Babam beni çok iyi yetiştirdi. Sık sık canımı yaktı ama sonuç başarılı olduğuna göre “İyi yapmış,” diyorum. Onu çok seviyorum.

Hiroşima ve Nagasaki – 6 & 9 Ağustos 1945

Salgınımız bir savaş gibi! Ne var ki, eski zamanın cephe savaşlarına değil, askerlerden çok sivillerin öldüğü modern savaşlara benziyor, salgınımız! İnsanoğlu uçakla bomba atmayı başarınca sonuç böyle oldu. Biz İstanbullular ilk bombaları Birinci Dünya Savaşının sonlarında (1918) İngiliz uçaklarından tattık. Bir bomba ile cepheye dağılmış bir iki askerimizi şehit edeceğine aynı bombayı şehre atınca ve çoluk çocuğu parçalayınca cesaret kırıcı etkisi bambaşka oluyor.  Kurbanlar sivillerse, işlemin adı savaşmak değil, katletmek oluyor.  Bir de bombayı kenar mahallelere değil de merkezi yerlere düşürebilirsen, halka uçuşan kolları, bacakları ve yayılan kan kokusunu tattırırsın. O zaman katliam vahşet mertebesine yükselir ve bunun propaganda değeri muhteşemdir: Düşmanın moralini bitirir. Savaş da zaten düşmanı öldürerek değil moralini bozarak kazanılır.

Sonra füzeler çıktı: İnsansız bomba! Onu Almanlar, icat etti. V2 füzeleriyle Londra halkını katlettiler (1944). Amerika da arkasından kükürt bombasıyla hiçbir askeri tesise sahip olmayan Dresden Şehrinin insanlarını (1945) diri diri ve yavaş yavaş yaktı. Ben o cehennemden kurtulan birini yakinen tanıdım. Sonra da Hiroşima halkının tümünü atom bombasıyla öldürdü. Nükleer radyasyonun daha öldürücü olduğu belli olunca, kükürt bombası kullanmak savaş suçu kabul edildi. Hiroşima’nın insanlarıyla birlikte haritadan silindiğini gördükten bir hafta sonra ikinci atom bombasıyla Nagazaki şehrini yok ettiler. Bu ikinci katliama ne siyaseten ne de askeri olarak gerek yoktu. Katliamın insan mantığına uygun açıklaması mı olur? Bazen kendi sorularıma kendim de şaşıyorum.

Yirminci yüzyıl icat bakımından tarihin en bereketli dönemiydi: Sivilleri katletmeyi politik bir araç olarak kullanmayı teröristler vasıtasıyla yapmaya başladık. Aslında siyasi katli bizim buraların çocuğu olan Alamut’lu Hasan Sabbah 1200 lerde icat etti. Hep öyle oldu şimdiye kadar: Doğu icat etti ama Batı kullanmasını bildi.

Gelişme diye bir şey vardır.  Hasan Sabbah’ın ünlü Haşhaşi Fedaileri bin yıl ortadan kaybolup, sonra birdenbire Abdullah Öcalan’’ın teröristleri olarak ortaya çıkmadılar: Önce “çete” oldular. Balkan Savaşını 1911 de kim başlattı? Karadağ Çeteleri! Dünya haritasında toplu iğne başı büyüklüğündeki ve ordusu olmayan Karadağ Devleti nesine güvenerek, çete kurup Koca Osmanlı’ya saldırdı?  Bulgar Çeteleri da Avrupa desteğiyle İstanbul önüne kadar yürüdüler. Aynen bugünkü terör grupları gibi bunlar da hep dış kaynaklı işlerdi. Bu çete terörünün en ilginci Ermeni Çetelerinin Türk köylerinde halkı katletmekle başlayıp Doğu Anadolu’daki Ermenilerin Suriye Vilayetimize sürülmesiyle sonuçlanan ayaklanma denemesidir.

Büyük Savaşlar hayatımızı nasıl değiştirdiyse, dünyaya yayılan salgın da (ona pandemi diyorlar) bize aynısını yapıyor, yani hiçbir şey yapmıyor. Evet öyle; bence hiçbir yenilik getirmiyor, sadece değişimlerin hızlarını değiştiriyor: Zaten olması beklenenleri ya yavaşlatıyor ya hızlandırıyor. Örneğin,

  1. Bilgisayar programlama eğitiminin temel beceriler arasına girmesini hızlandırıyor.
  2. Ezbere dayanan meslekler yapay zeka tarafından devralınacaktır. İnsanoğluna yalnız yaratıcılık gerektiren işler verilecektir. Galiba bütün işlerin orta kademesi bilgisayara devredilecek.
  3. Dokunmayı gerektiren hizmetler bize kalacak. Buna da şükür.
  4. Demokratikleşmeyi ise yavaşlatıyor. Dünya fakirleriyle dünya zenginleri arasındaki farkı kapatma çalışmalarını yavaşlatıyor. Göç hareketlerini hızlandırıyor.
  5. İstatistiklerde dinin öneminin dünyada arttığı görülüyor. Pandemi yüzünden artan ölümler ve sefalet çaresizliği yaygınlaştırıyor: Çaresiz kalanın tek umudu Allah’tır. Son dostu da Allah’tır. 

Rengin Suar ile…

Bugün ‘Arkadaşlık Günü’.   Arkadaşlık, dostluk ve sevgi ender şeylerdir. Bunlara benzeyen ama hiç alakası olmayan şey beraberliklerdir: Arkadaşlar, evli çiftler, akrabalar, ortaklar, komşular vesaire. Bu beraberlikleri aralarında sevgi var mı, diye dikkatle incelemeliyiz. Eğer sevgi varsa, o arkadaşlığa dostluk, o evliliğe aşk, o akrabalara aile, deriz. 

Sevgi denilen bu engin zenginliğin maalesef bir sorunu vardır: Şartlıdır veya avam tabiriyle bedava değildir. En yaygın şartı da karşılıktır, yani seven genellikle karşılığında sevilmeyi bekler. Aslında ne kadar basit değil mi? Eminim, şu anda aranızda “Ne yani, hayat boyu hep aradığımız ve ‘Karşılıksız Sevgi’ diye bildiğimiz o değerli şey dünyada yoktur mu diyorsun?” diyerek bana itiraz edenler vardır. İddia ediyorum ki, yoktur! Hatta diyebilirim ki, ‘Karşılıksız Sevgi’ dünyamızda yokluğuyla parıldamaktadır; güneş gibi ortalık yerdedir. İstisnai olarak bir iki fedakâr annede karşılık beklemeyen sevgiyi görür gibi oldum. Kadın evliya varsa, evliya gibi kadın da vardır, herhalde. 

“Sevgim karşılığında sadece biraz saygı bekliyorum,” diyenler tanıdım. Sanki saygı bedavaydı! “Saygı zaten herkesin hakkıdır demeyin lütfen çünkü gördüğüm kadarıyla saygı da sevgi kadar enderdir, değerlidir ve hak edilmeyi bekler. Birinin karşılığında diğeri istemek, hayatı tanımamaktır. Çocuklara yaşlılara saygı göstermeyi öğrettiğimiz için saygı değerinin bir kısmını kaybeder. Örneğin ben, kendisinden bir şeyler öğrenebildiğim herkese karşı hemen saygı duyarım. Böylece saygı duyduğum çok insan ama sevdiğim az insanla yaşamaktayım.   

Rahmetli annem “Sevgi bedavadır, değerli olan sorumluluktur,” derdi. Ağır laf! Annem “Ah canım benim! Yavrum, kuşum! Hayatım, her şeyim!” gibi lafları ve sarılma, öpüşme gibi sevgi gösterilerini değersiz bulurdu. “Bunlar samimi olamaz,” derdi. İlkokulu bile yatılı okudum. Ayrıca on iki yıl yurt dışında okudum. Bir kere bile bana “Seni çok özledim, evladım,” demedi ama her hafta dört sayfalık mektubunu gönderdi. Her hafta! Hastaydım, seyahatteydim, çok yoğundum gibi palavralara tenezzül etmedi. Yalan söyleyerek alçalmazdı. Başta söylediğim gibi, ucuz, yani kolaycı bulduğu sevgi gösterilerinin yerine sevginin sorumluluk alarak kanıtlanması gerektiğini tekrarlardı. Annemle ben, birbirimize olan sevgimizi öpüşmeler ve sarılmalarla değil, disiplinli bir görev anlayışıyla ölçerdik. Ona göre sevgi, beraberinde taşıdığı sorumluluk kadar değerliydi, özet bu. 

Galiba annem de karşılık beklemeyen sevgi olmaz diyordu. Sevgi değerlidir, hak etmek için mutlaka bir karşılık ödenmelidir, diye konuşuyordu ama karşılık kelimesi yerine sorumluluk kelimesini kullanıyordu.  Evet, beni öpüp koklamazdı ama benim iyiliğimden kendini hep sorumlu hissetti ve hiçbir annelik görevini eksik bırakmadı. Çocuk için yararlı işler yapmak yerine tatlı sözler ve sıcak sarılmalarla çocukların aslında kandırıldığına inanırdı. Peki, ya ben ona karşı görevlerimi yaptım mı? Acaba onun yüksek sorumluluk ölçülerine uygun bir karşılık gösterebildim mi? 

Karşılık beklemeden sevecek kişinin, yani Şartsız Sevgi’nin peşinde koşarak imkansızı mı arıyor, insanoğlu? Karşılık beklemeyen fedakarlık dünyada yokmuş gibi gözükse de, üzülmeyin: Vardır, vardır! Şehitlerimiz karşılık beklemeden görevlerini yapıyorlardı.

İstihkam Teğmen Halil – 1963

Şiddeti bilimsel olarak inceleyenler konuyu ancak 400 sayfada anlatabiliyorlar. Ben uzun yazıları okumayacağınızı bildiğim için “Kafa Ütüleme Sınırını” 400 kelime olarak hesapladım ve size 400’lük blog yazıları sunmaktayım.

Geçen gün 15 Temmuz Kalkışmasının yıl dönümüydü. Al sana şiddet!

Yalnız hatırlatmak isterim ki ben güncel politikaya bulaşmam. O işi yapan içeride ve dışarıda milyonlarca insan ve yüzlerce kurum var. Dünyanın benim görüşümü heyecanla beklediğini hiç sanmıyorum.

On yıl Ayvalık’ta oturdum. O gece her zamanki gibi 09.30 sularında yatmaya hazırlandım. (Fabrika yıllarımda erken işbaşı yapmaya alışık olduğum için “Erken yatalım, erken kalkalım.” derim. Şimdi fabrika yok ama başka bir zorunluluk çıktı: Her sanatçı gibi yazar da yaratıcı olmak zorundadır. Benim yaratıcılığım öğlen 12.00’den sonra yarı yarıya düşüyor. Dünya yeni bir şey yazmayanlar için çok kalabalıktır. Onlar bilineni bilmeyenlere anlatmakla görevlidirler. Bu bir iştir: Bilineni bilmeyenlere anlatmak dünyanın en yaygın ve ayrıca en soylu işlerinden biridir ama sanat değildir. Ben kendimi sanatçılar kategorisinde görüyorum: Bazen “Mühendis Sanatçı” diye imza atıyorum.)

15 Temmuz gecesine dönersek televizyon seyreden eşim,  “Askerler köprüyü kesti, galiba darbe oluyor!” dedi. Ben de “Bu ülkede artık darbe yapılamaz. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye.” dedim ve yattım. Talat Aydemir’in darbe girişiminde yedek subaydım. Ankara o zamanlar 450.000 nüfuslu sempatik bir şehirdi. Kızılay Meydanında tankı görünce tepesindeki subaya bir selam çaktım, sonra da “Yüzbaşım, affedersiniz ama daha yararlı bir iş yapsanıza!” dedim. Bana bakmadı bile. Tam altmış yıl önceydi. Sonra sırasıyla bütün darbeleri yaşadım. 12 Eylül 1980, öncesinde ve sonrasında birbirimizin kanını en çok akıttığımız darbeydi: Günde yirmi beş ölü! Ben de vuruldum ama ölmedim. Buna karşılık askerler aileyi ve müdürleri topluca içeri aldılar. İki ay sonra çıktığımızda -kimse pardon demedi tabii- Türkiye’nin en büyük ve en eski sanayilerinden biri can çekişir haldeydi. Bir yarısını kurtarmak için diğer yarısını işçisiyle birlikte sattım. Gururluydum çünkü binlerce tutuklanan arasında tek iş adamıydım. Amcam kahrından öldü.

Uzatmayayım, sonra lafımı 400 kelimede bitiremem: O akşam, kimin darbe yaptığını bilmeden ve merak da etmeden yatıp uyudum. Saat 01.30’da uyandığımda Rengin “Darbe bastırıldı ama çok ölen var galiba.” dedi. Sesi ağlamaklıydı. Televizyon İstanbul ve Ankara sokaklarını dolduran halkı gösteriyordu. Ayvalık’ta gece her zamanki gibi sessizdi. Çocuklar ölünce çok üzülüyorum. Şiddete karşı eskisi kadar dayanıklı değilim, bu kesin.

Ben gazileri de şehitlerden sayarım. Çoğu sakat kalır da ondan. Ölseydim daha iyiydi, derler. Onların yaydığı acı ölenin acısından fazladır gibi gelir bana.   

Eskisi gibi ölenleri “bizden” ve “onlardan” diye ayırarak üzüntümü yarıya indiremiyorum artık.

Şiddet, merakla incelediğim bir olgudur. Geçen gün kalkışmanın yıl dönümünde ne düşündüm biliyor musunuz? İyi ki idam cezasını kaldırmışız. “Ağırlaştırılmış Müebbet” cezası şimdi idam olacaktı. Yüzlerce darağacı mı kurulacaktı? Şiddet zaten çirkindir, bir de vitrinde sergilenirse adı vahşet olur.

On gün kadar önce Ermenistan’da seçimler oldu ve Paşinyan tekrar başbakan seçildi. Ben şaşırmadım. Azerbaycan‘a karşı bir savaş başlattılar ve feci şekilde yenildiler. Azeri sivilleri katlederek işgal ettikleri Karabağ’dan kovuldular. Büyük toprak kaybına ek olarak binlerce şehit verdiler ve orduları imha edildi. Karabağ’ı kaybeden Azerbaycan topraklarını ve vatandaşlarını kurtarmak için savaşı başlatması beklenirken aksine savaşı işgalci başlattı. Bütün Batının ve Rusya’nın desteğiyle 30 yıldır korkusuzca sahip olduğu Karabağ’ın zevkini çıkaracağına, durduk yerde niye kavgayı başlatan oldu? Birinci mantıksızlık bu. İkincisi, bu büyük yenilginin sebebi olan Başbakan Paşinyan’ı cezalandıracaklarına neden kahramanmış gibi tekrar seçtiler? 

Ben şaşırmadım diyorum çünkü 1915’te de aynı şeyi yaptılar. Anadolu’da oturan Ermeniler Rus ordusuyla bir olup Osmanlıya saldırdılar. Çeteler kurup Müslüman köylerini yağmaladılar ve sivil halkı katlettiler. Osmanlı Ordusu da halkını korumak için Anadolu’daki -İstanbul Ermenilerine dokunmada- Ermenileri Osmanlının Suriye eyaletine sürdüler. İki bin yıldır Anadolu’da oturan Osmanlı yönetimi sırasında el üstünde tutuldukları için imparatorluğun kaymağını yemiş olan bu insanlar göçe zorlanınca (tehcir) sefil oldular. İşin ilginç tarafı şudur ki bu büyük felakete sebep olan liderlerini milli kahraman ilan ettiler, heykellerini diktiler.

Geleneksel kostüm giymiş Yunan askerleri – 1916

Yunan Ordusu da Batılıların desteğiyle Anadolu’yu işgal etti. Binlerce yıldır burada oturan Rumlar, bu fırsattan yararlanarak komşu evlerde Müslüman aileleri yağmaladılar ve katlettiler. Sonra da Atatürk hepsini geldikleri yerden, yani İzmir’den memleketlerine geri postaladı. 200000 askerle başladıkları işgal hamlesinden sadece 50000 askerin dönebildiğini ve gerisinin şehit veya esir düştüğünü, Türklerin ise 30000 askerden sadece 10 bin kayıp verdiklerini New York Times (Üzülerek!) yazdı. Birkaç yıl arayla Ermeniler ve Rumlar aynı tür bir felaket yaşadılar. Yunanlı biraz daha gerçekçi çıktı ve bu büyük yenilginin sorumlusu altı general ve politikacıyı astı.

“Tarih okumayan, akşam yağmur yağdığını bilmediği için sabah kapısının önünü çamurlu bulunca şaşıran insana benzer.” derler. Bu yüzden yeni yenilgilerinin baş mimarı Paşinyan’ın tekrar başa getirmelerini tarihin doğal akışı olarak gördüm. Anadolu’da çok millet yaşadı: Yarın öbür gün “Bizim sülalemiz Hititler de geliyor, bize biraz toprak ayırın.” diyenler çıkarsa ben şaşmayacağım. Annem “Herkes aklı kadardır.” derdi.

“Koşullu Sevgi” diye de yazabilirdim ama bazı kelimelerin yenisi oturmuyor. Örneğin “İslam’ın şartı beştir.” yerine “İslam’ın koşulu beştir.” mi diyeceğim? Neyse gelelim sevgi konusuna. Sevgi de dostluk gibi enderdir. Bol bol gördüğümüz sadece birer beraberliktir: Arkadaşlar, evli çiftler, akrabalar, ortaklar vesaire. Aralarında sevgi var mı, diye dikkatle bakmalıyız. Eğer sevgi varsa o arkadaşlığa dostluk, o evliliğe aşk, o akrabalara aile deriz. 

Sevgi denilen bu engin zenginliğin maalesef bir sorunu vardır: Şartlıdır veya avam tabiriyle bedava değildir. En yaygın şart karşılıktır, yani seven genellikle karşılığında sevilmeyi bekler. Aslında ne kadar basit değil mi? Şu anda aranızda “Hayat boyu hep aradığımız ve ‘karşılıksız sevgi’ diye bildiğimiz o değerli şey dünyada yoktur mu diyorsun?” diyerek bana itiraz edenler olacaktır. Evet, yoktur! Hatta diyebilirim ki “karşılıksız sevgi” dünyamızda yokluğuyla parıldamaktadır. İstisnai olarak bir iki fedakâr annede karşılık beklemeyen sevgiyi görür gibi oldum. Kadın evliya varsa evliya gibi anne de vardır, herhalde. 

Karşılık beklemediği iddia edilen birçok sevginin “gizli şart” içerdiğini fark ettim. Hayatını çocuğuna vakfeden bir baba, yaşlı günlerinde oğlunun ona bakmasını bekleyebilir. Buna ben “gizli şartlı sevgi” derim. Çevre bu geleneğin ortağıdır ve çocuk borcunu ödemezse nankör ve hayırsız olarak cezalandırılacaktır. Gizli şartın çok çeşidi vardır: Örneğin boşanmış bir anne, çocuğunu yetiştirmek için sefil bir hayata kendilerini mahkûm ederken bu fedakarlığının karşılığında çocuğunun babadan nefret etmesini bekleyebilir. Sevgi vardır tabii ama karşılıksız olanı çok enderdir.

Sevgi karşılığında sadece saygı bekleyenler tanıyorum. Saygı zaten herkesin hakkıdır demeyin lütfen çünkü gördüğüm kadarıyla saygı da sevgi kadar enderdir. Karşılık beklemeyen sevgiyi bulamayabiliriz ama sevgimizin karşılığında hiç olmazsa saygı bulduğumda ben şahsen çok memnun oluyorum.  

Rahmetli annem “Sevgi bedavadır, değerli olan sorumluluktur.” derdi. Ağır laf! Annem “Ah canım benim! Yavrum, kuşum! Hayatım, her şeyim!” gibi lafları ve sarılma öpüşme gibi sevgi gösterilerini sahte bulur, duymaya bile dayanamazdı. “Bunlar samimi olamaz.” derdi. İlkokulu bile yatılı okudum. Bir kere bile bana “Seni çok özledim, evladım.” demedi ama her hafta dört sayfalık mektubunu gönderdi. Her hafta! Hastaydım, seyahatteydim, çok yoğundum gibi palavralara tenezzül etmedi. Yalan söyleyerek alçalmazdı. Başta söylediğim gibi, ucuz, yani kolaycı bulduğu sevgi gösterilerinin yerine sevginin sorumluluk alarak kanıtlanması gerektiğini tekrarlardı. Annemle ben, birbirimize sevgimizi öpüşmeler ve sarılmalarla değil, disiplinli bir görev anlayışıyla ölçerdik. Ona göre sevgi, beraberinde taşıdığı sorumluluk kadar değerliydi. Sorumluluk getirmeyen sevgi değersizdi.

Arkadaşım (Yeşilim) ve ben.

Galiba annem de karşılık beklemeyen sevgi olmaz diyordu. Sevgi değerlidir; hak etmek için mutlaka bir karşılık ödenmelidir, diye konuşuyordu ama karşılık kelimesi yerine sorumluluk kelimesini kullanıyordu. Evet, beni öpüp koklamazdı ama benim iyiliğimden kendini hep sorumlu hissetti ve hiçbir annelik görevini eksik bırakmadı. Çocuk için yararlı işler yapmak yerine tatlı sözler ve sıcak sarılmalarla çocukların aslında kandırıldığına inanırdı. Peki, ya ben görevlerimi yaptım mı? Aklımca hakkını verdim. Öyle sanıyorum ama onun yüksek sorumluluk ölçülerine uygun bir karşılık gösterebildim mi acaba? 

Karşılık beklemeden sevecek kişinin, yani “şartsız sevgi”nin peşinde koşarak imkansızı mı arıyor insanoğlu? Karşılık beklemeyen dünyada yokmuş gibi gözükse de üzülmeyin: Vardır, vardır! Şehitlerimiz karşılık beklemeden görevlerini yapıyorlardı.

1970 lerin başında Edirne’de ihracata yönelik bir fabrika kurduk. Edirne o zamanlar, Hakkari gibi az gelişmiş bölgeydi. Balkan Savaşında (1911) Bulgarların çetelerden oluşan derme çatma ordusu koca Osmanlı İmparatorluğunu yenip İstanbul önlerine kadar gelince o kadar korkmuşuz ki, oralara hiç ama hiç yatırım yapmamışız. Fakir bırakmak, herhalde o zamanlar bir askeri savunma yöntemiydi. Şehirde tek bir taksi mevcuttu dersem, geri kalmışlığın derecesini anlatmış olur muyum? Başlamamıza bir iki hafta kala Refik amcam son durumu görmeye geldi. Endamlı fabrika binasının yanında gördüğü birçok özensiz kulübenin ne olduğunu sordu. “Onlarda işçi ve usta eğitimi yapıyoruz,” dediğimde, memnun kalmadı ve “Neredeyse fabrikanın kendisi kadar yer kaplıyorlar. Fabrika mı, kurduk, okul mu açtık,” dedi. “Aynı anda dört yüz elli kişi eğitiyoruz, yani ihtiyacımızın iki misli,” dediğimde, kızdığını gördüm “Pahalı çalışan verimsiz bir fabrika kuruyoruz. Neden iki misli?” “Çünkü üç beş günlük basit işçilik eğitimlerine bile ayak uyduramayıp, bizi terk eden çok. Bu eğlenceli sayılacak küçük dersleri yadırgıyorlarsa, gece vardiyasına nasıl gelip gidecekler? Verimliliğin, disiplinin ve kontrollerin baskısına nasıl dayanacaklar?” dediğimde amcam “İşimiz zor,” deyip konuyu kapattı. Yöneticilerimden birkaçı, çiftçilerin, yılın yarısında boş oturduklarını, tembelliğe alıştıklarını ve bu yüzden fabrika hayatını beğenmediklerini ileri sürdü. Onlara sağlık sigortası ve emeklilik garantisi olmayan insanların korkularını anlattım ve fabrikanın verdiği bu hayat kurtarıcı imkanları tepmek için başka engellerin mevcut olması lazım, dedim. İnsan gruplarının davranışlarını, tembellik veya cahillik veya aptallık gibi aşağılayıcı düşüncelerle açıklayanların hep aldandıklarını gördüm. Nitekim Edirneliler fabrikayı başarıyla dünya standartlarında çalıştırdılar.

Geçen gün Edirne’den Ahmet Çîğîrdaşman Hudut gazetesini gönderince yarım yüzyıl önceki heyecanlarımı hatırladım. Okuyun, gazeteci İsmail Demiray yazmasını biliyor. Bezmenleri değil, Türkiye tarihini yaşayacaksınız. 

FABRİKA KIZI

Kör Rasim yağmurlu ve soğuk bir günün ardından ıslanmış ve üşümüş bir şekilde koca kısrağının çektiği talikasıyla hızlıca giriş yaptı köşedeki evine. Bağlıkta budama yaparken gözüne batan bir asma çubuğu nedeniyle sağ gözü hasar görmüş, o günden sonra adı Kör Rasim kalmıştı.

Karısı Kara Sebahat kapattığı dış kapının ardından kısrağı çözmekte olan adamına yardım etmek için sokuldu. Kısrağı ağıra doğru sürüklercesine çeken kocasının ardından endişeli gözlerle baktı bir süre Kara Sebahat. “Adam üşümüş belli, yağmur da hiç dinmedi mübarek sabahtan beri ya” diye söylendi.

Üşümüş ve morali bozuk kocasının durumu değildi onu asıl endişelendiren. Konuşulması gereken konu günlük sıradan bir şey olsa gece nasılsa bir ara adamının koynuna sokuluverir, evlendiği günden beri hayır nedir bilmeyen adamının gönlünü yaptıktan sonra sabah işe giden kocasına açıverirdi konuyu.

Bu sefer konu önemliydi inadına. Adamın da yumuşayacağı yoktu ama nasıl halletmeliyim bu kızın fabrika işini diye bir aydır kara kara düşünüyor bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Edirne’de yeni kurulan Mensucat Santral Fabrikası il’in her yerinden işçi aldığı gibi yaşadıkları Kıyık semtinden de özellikle gençleri işe alıyordu.

16’sına yeni basmıştı en büyük kızı Ömrüye Kara Sebahat’ın. 14’ünde ikincisi Hayriye, 11’inde üçüncüsü Şaziye hepsi kız. Adamı pes etmişte artık erkek çocuk aramaktan. Her gün sabah gün doğarken koştuğu talikasıyla ekmeğinin peşinde koşmasıyla gurur duyuyordu adamının. Bağlıkta iki dönüm bağlarının da katkılarıyla kızancıklarını bu yaşlara getirmişler, 17 senelik evlilikleri bu günlere gelmişti.

Mahallenin komşu kızları başlamıştı bile çalışmaya. Verdikleri aylık da bayağı iyi idi. Üstelikte hepsi sigortalıydı. Kendi kızı Ömrüye de fabrikaya gitmek için dünden razıydı da babası bir türlü razı gelmiyordu. “Neymiş efendim fabrikaya giden kızlar orospu olurmuş.”

“Doğru yoluna gidene bir şey olmaz” diye çok yalvarmış ama nuh diyor, peygamber demiyordu adamı. “Şişko Ayten’in bacaksız kızı bile işe alınmıştı da benim kızımın nesi eksik?” diye adamına kızmaya başlamıştı artık.

Kara Sebahat’ın aklına fabrikada yeni işe başlayan erkek kardeşi Yusuf geldi. Geçen yıl askerden gelen kardeşi baba mesleği olan tenekeciliği yapmamış, açılan fabrikaya lise mezunu olduğu için ambar memuru olarak işe başlamıştı. Eniştesi ile iyi anlaşırlardı. Zaten bu fabrika işini kızı için en çok isteyen kardeşiydi. Onların aklına bunu o sokmuştu.

O akşam kümesten kendi eliyle kestiği kart horozdan bir sini pomak kapaması yapan Kara Sebahat yemeğe kardeşi Yusuf’u da çağırmıştı. Tembihli olan Yusuf gelirken Kıyık’ta köşedeki bakkaldan bir buçuk kiloluk bir “Hitit” şarabı sardırmıştı gazete kağıdına, komşular görmesin diye.

İşten her zamanki gibi yorgun dönen Kör Rasim kara kısrağı talikadan çözmeye uğraşırken porda kapıdan süzülürcesine gelen kayınçosu Yusuf’u görünce yüzü gülüverdi. “Kayınçom boş gelmez, ya kısmet” diyerek ağzını şapırdattı.

Koca bir sini kapamanın yanında açtıkları “Hitit” şarabı yarıya indiğinde evin içinde inadına yanan saç sobanın verdiği rehavetle kafaları olmaya başlamıştı şarapçıların.

Ablasının göz işaretiyle konuya giriverdi kayınçosu;

“Enişte Ömrüye yeğenim için iş başvurusu yaptım, yarın onu işe götürüyorum, bilgin olsun. Dokumada tamamı kızların olduğu bölümde işe başlayacak.”

Kanı beynine çıkıverdi Kör Rasim’in. Kıpkırmızı olmuştu anında. “Bak kayınço kalbini kırmak istemem, bir daha açma bu konuyu. Kahvelerde neler konuşuyor millet bir bilsen?”

Yusuf ümitsiz bir şekilde sofrayı kaldırmak için gelen ablasına doğru bir bakışla ayağa kalkarak; “Bu konuyu bir daha konuşun kendi aranızda” diyerek iki sokak ilerideki anasının evine doğru yola koyuldu.

Kemal Köyü  (Edirne)

Kara Sebahat düşünceleri ve kocasının içtiği şarap nedeniyle üst perdeden horlaması nedeniyle sabaha kadar yatağında döndü durdu. Ama bir karara da varmıştı, uygulayacaktı.

Ertesi gün akşam eve gelen adamına daha koca kısrağı çözmeden yanına giderek seslendi;

“Bak adam 17 senedir önünden geçmedim. Hiçbir kararına karşı çıkmadım. Üç tane kız evladımız var, büyümekteler. Yokluk nedeniyle büyüğü okutamadık, diğerleri de okuyamayacak böyle giderse. Yarın Ömrüye’ye izin vermezsen işe gitmesine, ben gidiyorum fabrikaya işe girmek için bilesin.”

Ertesi sabah evin büyük kızı Ömrüye sabah erkenden Yusuf dayısıyla birlikte Kıyık’ta fabrika otobüslerine doğru giderken ahırdan koca kısrağı çıkarmaya çalışan Kör Rasim büyük kızının fabrikaya gitmesine içten içe kızsa da karısı Kara Sebahat’ının evinde onu bekleyecek olmasına bir o kadar sevinmişti.

Kategoriler

Son Yorumlar