Kahrından Ölen Gördüm…

Yazar Halil Bezmen > Blog > Yaşam > Kahrından Ölen Gördüm…

Edward Munch – The Scream – 1893

12 Eylül 1980 askeri Darbesinden önce sağcıların ve solcuların karşılıklı katliamları nasıl yıllarca sürebildi? Hangi güçler bu iki terör cephesini besledi? Ben söyleyeyim. Vurulan sanayicilerdendim, bilmez miyim? En başta iki büyük siyasi partimizin başkanları bunu yaptılar: Sokaktaki kanı anlaşarak durdurmaya çalışacaklarına kabahati birbirine atmaktan öte bir iş yapmadılar. 12 Eylül 1980 darbecileri, siyasilerin bu sorumsuzluğunu suç kabul ettiler ve siyaset yapmalarını yasakladılar. Bir süre sonra bir referandumla bu ‘yetkili sorumsuzlara’ tekrar siyaset yapma izni verilsin mi diye sordular ve biz “Buyursunlar!” dedik. Kendi aralarındaki kısır didişmelere halkı alet ederek ülkeyi iç savaş benzeri bir kanlı çöküşe götürenleri affettik, alkışladık ve tekrar seçtik. Darbenin birçok zararı oldu tabii ama yapılmasaydı sanki daha büyük felaketler olacaktı gibi geliyor bana. Bu sayede bütün siyasiler Zincirbozan’da göz altındayken, onlarsız geçen birkaç yılda, şansımıza düzgün siyasetçilere rastladık da bizi bugüne getiren büyük modernleşme hamlesini başlatabildik.

Düz vatandaş ufak bir suç yüzünden kısaca hapse girse bile çıktığında (eski mahkûm) iş bulmakta zorlanır. Bu siyasileri ama, devletin en üst kademelerindeyken gösterdikleri korkunç sorumsuzluğa rağmen nasıl tekrar başa getirebildik. Sonra da ceza olarak tekrar bir yirmi yıl daha acı çektik. Neden? Bin yıllık siyaset tecrübesi olan Türkler aynı kısır kavgalara devam ederek bizi rakip veya düşman ülkelerin gerisinde bırakacaklarını ve geri kalınca da Osmanlı gibi yok olunduğunu nasıl unuttular? Devletin yok olması halkın başka bir devletin kölesi olmasıdır. Bu böyle bilinmelidir.

Sivas ve Erzurum Kongrelerindeki Amerikan Mandası konusu hangi düşmana köle olmak daha az kötüdür tartışması değil miydi? Bazen milletler sağduyularını kaybederler. O zaman siyaset cambazlarını devlet adamı zannedip yıllarını refahımızı arttırmak için değil de, diğer siyasi partiyi yenmek için harcayan bu insanalara başa getirirler. Demokraside çıkarına uyan yolu seçer, halk. Demek ki o yıllarda çıkarımızı doğru hesaplamayı becerememişiz. 

“Yeter yahu,” diye bağırmalıydık.

Her bağıran dinlenir mi? Bir gün televizyonda, güzelliğine güvenen bir kız “Benim oyumla çobanın oyu aynı değildir,” dedi. Bu yanlıştı ama “Ben güzel olduğumdan çobandan daha çok dinlenirim,” deseydi gerçeği yakalamış olurdu.

Peki, kim bağırırsa dinlenecekti? Entelektüeller, tabii! Bütün dünyada onların işi, düşünüp taşınıp ülkelerine doğru yolu göstermektir.

Bezmenlerin sanayileri yıkıldı. Ne kadarı darbeden önceki sokak savaşlarında ne kadarı darbe sonrası yok oldu ölçmek mümkün değildir. Askeri hükümetin TEK saldırdığı iş insanları bizdik. Bizim Türkiye’de böyle özel bir durumumuz vardır: !942 deki ünlü Varlık Vergisinde de en yüksek vergiyi biz ödedik.

Bir de manevi zarar vardı: Geçen yazımda anlattığım gibi askeri hükümet, bir ihbar mektubunun çok ağır suçlamalarına inanarak aileyi ve yöneticileri göz altına aldı. Terörü desteklemek gibi vatana ihanet suçlamasıyla haftalarca bütün medyanın ana konusu olduk. Askeri hükümet gazeteleri yalanlamadı.  Söz sahibi hiçbir kurum – asker, bürokrat, medya, iş insanları, iş insanlarının dernekleri, işçi sendikaları, entelektüeller itiraz etmediler.

Darbeden sonra huzur aniden gelince de ‘Madem bu kadar kolaydı, neden yıllarca birbirimizi öldürmemize engel olmadınız?’ diye pek soran da olmadı.

Biz bu arada ailece dışlandık, toplumdan kovulduk. Sevdiklerimizin bize sırt çevirdiğini gördük. Bu haksızlığı aile büyüğümüz olan Refik amcam hazmedemedi. Müzik ve edebiyat seven hassas bir insandı. İçine kapandı, evine kapandı ve kısa süre sonra kalbi durdu. Amcam kahrından öldü.

Aslında Türkiye’nin tarihini anlatmak için bunları yazıyorum. Kuru kuruya tarih sıkıcı olduğu için Bezmenlerin hikayelerini de araya katıyorum. 

İki ay göz altından sonra hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakıldık. Ne silah bulundu ne de terörle ilgili bir evrak ama devlet bu iddiaları yalanlamadığı için çamur üstümüze yapışıp kaldı. Bu durumda, bütün insanların yaptığı gibi Türkiye de ‘Gerçeğe değil işine gelene inandı,’ ve oldu bitti.

Bana çok hakaret edildi. Hiçbir zaman cevap vermedim. Savunma da yapmadım. Ülkenin bütün güçlülerine kafa tutup, herkese “Yalancısın!” mı diyecektim? Benim cılız sesim tek başına ne işe yarayacaktı? Güçlüleri kızdırmak ne işime yarayacaktı? Kendi kendime “Hayatta kalmaya bak, oğlum,” dedim ve fabrikalarıma koşup makinelerimin durmamasına uğraştım. Henüz kırk yaşındaydım ve yok olanları sıfırdan tekrar inşa edebilecek güçte ve imanda hissediyordum, kendimi. Bana yapılan haksızlıkları ne unuturum ne affederim, hafızam muhteşemdir. Aklım kin ve intikamın bana zarar vereceğini daha çocukken öğretti. Adalet herkesin doğal hakkıdır derler ama sakın inanmayın. O günlerde keşfettiğim bir doğa kanunu aksine şöyle der: ‘Haklı olduğunu kanıtlamak sana zarar veriyorsa, haklılığını kanıtlamayıver!’

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler

Son Yorumlar