Our Archive

Welcome to your Archive. This is your all post. Edit or delete them, then start writing!

Yazar Halil Bezmen > Blog >

Kemal Köyü  (Edirne)

Bu virüs salgınının en büyük zararı ne oldu diye bazen düşünürüm. Zarar dediğim para değil, acı! Birçok zararı var da en büyük acıyı veren ne? Akla ilk gelen ölüm tabii. Kolay cevap budur ama gerçekten öyle midir? Bence işsiz kalmanın acıları daha ağırdır. “Acıları” dedim, dikkat! Ölüm ikinci sıradadır çünkü tesellilerimiz binlerce yıldır dilimizin ucunda hazır beklemektedirler. Örneğin “Giden, zaten gidecekti. Yolculuğunu erkene almış oldu.” deriz.  Çağımızda ölümün işkencesi de yok artık: Ağrı kesiciler sayesinde güzel rüyalar görerek uğurlanıyoruz. Arkada bıraktıklarımızın kalbinde de ne ektiysek o yeşeriyor. Gayet basit ve gayet adil!

İşini kaybetmek hayatını kaybetmekten kötü olabilir mi? Rakamlar “Olur.” diyor. Salgın sırasında evden çıkıp işe giderken yolda ve iş yerinde virüsü kapanlar, topluca eğlenirken yakalananlardan fazla. Bu namussuz virüsün tam anlamıyla temizlenemeyeceğini bilmesine rağmen minibüse binen işçi, Azrail’in kucağına oturduğunu fark etmez mi? Eder tabii ama işini kaybetmek onu ölümden daha çok korkutur. Ölen bir kere ölür ama iş arayan evine eli boş döndüğü her akşam tekrar ölür.

Kemal Köyü (Edirne)

Çocukluğumdan itibaren hep dedelerimin kurduğu Mensucat Santral Fabrikasıyla iç içe yaşadım. Mühendis olunca da bürolarda değil, makinelerin arasında, önce beni yetiştiren, sonra da benim yetiştirdiğim ustalarla çalıştım. O dünyayı iyi tanırım: İşini kaybetme korkusunu çalışanlarımda çok gördüm: Kimisinin eli titremeye başlar, kimisinin yüzünden kan çekilir, kimisinin bakışları donuklaşır. En çok bu sonuncuların uzaklara bakması beni etkilerdi: O artık benimle değildir; eve gitmiş karısına, annesine, çocuklarına ne anlatacağını düşünmeye başlamıştır bile. Benim ise korkunca ağzım açılıp çenem sarkıyormuş. Bir akşam kendimi televizyonda gördüm. Yargıç bana 25 yıl hapis cezasıyla yargılandığımı anlatıyordu. Beyin felci böyle bir şey olmalı. Donuk bakışlarımı görünce, “Anladınız mı?” diye sormak zorunda kaldı. Sonunda da öyle dikilip kalınca “Otursanıza!” demek zorunda kaldı. İnsan kendi beyin ölümünü seyredebilir mi? Ben şanslıyım, bunu yaşadım. İnsanı da hayatı da anlamak için önce korkuyu anlamak lazım. Anlamak için ben korkuyu çok inceledim. Görünenin arkasına bakmayı becerirseniz  korkuyu mutlaka görürsünüz. Mutlaka diyorum çünkü korku her yerdedir, bakmasını bilmek yeter.  

Yargıcı dinlerken ağzımı kapayamamış olduğumu akşam haberlerinde benimle birlikte bütün Türkiye gördü: Oturduğum bankla yargıcın kürsüsü; arasındaki yer yirmi otuz gazeteci, fotoğrafçı ve televizyoncuyla tıka basa dolmuştu. O zamanlar medya devletten daha güçlüydü: Yargı magazindi.

Evine ekmek parası getiremeyen insanın karşılaşacağı acılar korkunçtur. Birer birer her şeyini kaybettiğini görür. İtibarı çabuk sıfırlanır ve saygısızlıklara göğüs germek zorunda kalır. Sevenlerinin sevgisi peyderpey erir ve yerini ya öfkeleri ya merhametleri alır. Son savunduğu kale şerefidir. O mücadelede artık yanında kimse kalmamıştır. İnançlıysa karanlıkta bir elin uzandığını görür. Allah düşene mutlaka kendini hissettirir.