Our Archive

Welcome to your Archive. This is your all post. Edit or delete them, then start writing!

Yazar Halil Bezmen > Blog >

İstihkam Teğmen Halil – 1963

Şiddeti bilimsel olarak inceleyenler konuyu ancak 400 sayfada anlatabiliyorlar. Ben uzun yazıları okumayacağınızı bildiğim için “Kafa Ütüleme Sınırını” 400 kelime olarak hesapladım ve size 400’lük blog yazıları sunmaktayım.

Geçen gün 15 Temmuz Kalkışmasının yıl dönümüydü. Al sana şiddet!

Yalnız hatırlatmak isterim ki ben güncel politikaya bulaşmam. O işi yapan içeride ve dışarıda milyonlarca insan ve yüzlerce kurum var. Dünyanın benim görüşümü heyecanla beklediğini hiç sanmıyorum.

On yıl Ayvalık’ta oturdum. O gece her zamanki gibi 09.30 sularında yatmaya hazırlandım. (Fabrika yıllarımda erken işbaşı yapmaya alışık olduğum için “Erken yatalım, erken kalkalım.” derim. Şimdi fabrika yok ama başka bir zorunluluk çıktı: Her sanatçı gibi yazar da yaratıcı olmak zorundadır. Benim yaratıcılığım öğlen 12.00’den sonra yarı yarıya düşüyor. Dünya yeni bir şey yazmayanlar için çok kalabalıktır. Onlar bilineni bilmeyenlere anlatmakla görevlidirler. Bu bir iştir: Bilineni bilmeyenlere anlatmak dünyanın en yaygın ve ayrıca en soylu işlerinden biridir ama sanat değildir. Ben kendimi sanatçılar kategorisinde görüyorum: Bazen “Mühendis Sanatçı” diye imza atıyorum.)

15 Temmuz gecesine dönersek televizyon seyreden eşim,  “Askerler köprüyü kesti, galiba darbe oluyor!” dedi. Ben de “Bu ülkede artık darbe yapılamaz. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye.” dedim ve yattım. Talat Aydemir’in darbe girişiminde yedek subaydım. Ankara o zamanlar 450.000 nüfuslu sempatik bir şehirdi. Kızılay Meydanında tankı görünce tepesindeki subaya bir selam çaktım, sonra da “Yüzbaşım, affedersiniz ama daha yararlı bir iş yapsanıza!” dedim. Bana bakmadı bile. Tam altmış yıl önceydi. Sonra sırasıyla bütün darbeleri yaşadım. 12 Eylül 1980, öncesinde ve sonrasında birbirimizin kanını en çok akıttığımız darbeydi: Günde yirmi beş ölü! Ben de vuruldum ama ölmedim. Buna karşılık askerler aileyi ve müdürleri topluca içeri aldılar. İki ay sonra çıktığımızda -kimse pardon demedi tabii- Türkiye’nin en büyük ve en eski sanayilerinden biri can çekişir haldeydi. Bir yarısını kurtarmak için diğer yarısını işçisiyle birlikte sattım. Gururluydum çünkü binlerce tutuklanan arasında tek iş adamıydım. Amcam kahrından öldü.

Uzatmayayım, sonra lafımı 400 kelimede bitiremem: O akşam, kimin darbe yaptığını bilmeden ve merak da etmeden yatıp uyudum. Saat 01.30’da uyandığımda Rengin “Darbe bastırıldı ama çok ölen var galiba.” dedi. Sesi ağlamaklıydı. Televizyon İstanbul ve Ankara sokaklarını dolduran halkı gösteriyordu. Ayvalık’ta gece her zamanki gibi sessizdi. Çocuklar ölünce çok üzülüyorum. Şiddete karşı eskisi kadar dayanıklı değilim, bu kesin.

Ben gazileri de şehitlerden sayarım. Çoğu sakat kalır da ondan. Ölseydim daha iyiydi, derler. Onların yaydığı acı ölenin acısından fazladır gibi gelir bana.   

Eskisi gibi ölenleri “bizden” ve “onlardan” diye ayırarak üzüntümü yarıya indiremiyorum artık.

Şiddet, merakla incelediğim bir olgudur. Geçen gün kalkışmanın yıl dönümünde ne düşündüm biliyor musunuz? İyi ki idam cezasını kaldırmışız. “Ağırlaştırılmış Müebbet” cezası şimdi idam olacaktı. Yüzlerce darağacı mı kurulacaktı? Şiddet zaten çirkindir, bir de vitrinde sergilenirse adı vahşet olur.